YENİ
TÜRK CEZA KANUNLARININ UYGULANMASINA
İLİŞKİN
SORUNLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
TOPLANTILARINDA SORULAN SORULAR VE
CEVAPLARI
II
İzzet ÖZGENÇ
Elektronik posta adresime gönderilen pek
çok sorunun somut olay bağlamında
sorular olması nedeniyle, her birine
ayrı ayrı cevap verme imkanımın
olmadığını takdirlerinize sunmak
istiyorum. Sorulan soruları, yeni
kanunlardaki düzenlemelerin
uygulanmasında karşılaşılan tereddütleri
prensipler bağlamında cevaplandırmaya
çalışmaktayım.
Bu bakımdan sorulan soruların büyük bir
kısmının, bu sitede yayınlanan cevaplar
kapsamında cevaplandırıldığını
hatırlatmak isterim.
SORU
(Mehmet ÇALIŞIR, Reşadiye Hakimi):
6136 s. Yasadaki veya buna benzer diğer
yasalardaki suç tanımlarında yaptırım
olarak hapis ve para cezalarına birlikte
yer verilmiştir. Yeni TCK’nun isteminde
bunlardan hapis cezası erteleme
kapsamında olmasına rağmen, para cezası
erteleme kapsamına alınmamıştır.
01.06.2005 tarihinden sonra işlenen bir
suçtan dolayı hükmolunan adlî para
cezası hapis cezası ile birlikte
ertelenebilecek midir, yoksa hapis
cezası ertelenip, adlî para cezası
erteleme dışında mı tutulacaktır?
CEVAP:
Yeni
TCK’nun sisteminde erteleme, hapis
cezasının bir infaz rejimi olarak kabul
edilmiştir. Mülga TCK’nda erteleme bir
şartlı atıfet müessesesi olarak
düzenlendiği için, para cezaları da
ertelenebilmekteydi. Yeni TCK’nun
yürürlüğe girdiği
1 Haziran 2005 tarihinden
sonra işlenen suçlardan dolayı birlikte
hükmolunan hapis ve adlî para
cezalarından sadece hapis cezası
ertelenebilecektir; buna karşılık, adlî
para cezası ile ilgili olarak erteleme
kararı verilemeyecektir.
SORU (Sinop
C. Başsavcılığı): Bazı suç
tanımlarında “hapis veya adli para
cezasına hükmolunur” şeklinde hapis ve
adli para cezaları birbirine seçenek
olarak yer almaktadır. Bu tanımlarda
hapis cezasının alt ve üst sınırı
belirtilmekle birlikte adli para
cezasının alt ve üst sınırları
gösterilmemektedir. Bu durumda adli para
cezasının alt sınırı TCK’nun 52.
maddesindeki beş gün olarak mı yoksa
maddedeki hapis cezasının alt sınırının
karşılığı gün olarak mı dikkate
alınacaktır?
CEVAP:
Bu soruya ilişkin ayrıntılı açıklama,
bütün hakim ve C. savcılarına
ulaştırılmak üzere Adalet Bakanlığı
Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından
bastırılan “Türk Ceza Kanunu Gazi
Şerhi, Genel Hükümler” isimli
kitabımın 718 vd. sahifelerinde yer
almaktadır.
SORU:
1 Haziran 2005 tarihinden önce
işlenmiş olan bir suçtan dolayı mükerrir
olan fail hakkında lehe düzenlemeler
içermesi dolayısıyla 5237 s. TCK
hükümlerinin uygulanması gerektiğinde,
tekerrürle ilgili olarak hükmün
kurulması aşamasında ve cezanın infazı
aşamasında nasıl bir yöntem izlemek
gerekir?
CEVAP:
Tekerrür, yeni TCK’nun sisteminde,
sonradan işlenen suçun cezasının
artırılmasının nedeni olarak kabul
edilmemiştir. Tekerrür hali,
mükerrirlerin diğer suçlulara nazaran
daha fazla tehlikeli olduğunu ifade
etmektedir. Bu nedenle yeni TCK’nun
sisteminde mükerrirlik, cezanın
infazında bir farklılık ortaya
çıkarmakta ve hükümlü hakkında cezanın
infazı tamamlandıktan sonra da denetimli
serbestlik tedbiri uygulanmasını
gerektirmektedir.
İnfaz
aşamasında hükümlünün mükerrir olduğunun
anlaşılabilmesi için, “mahkûmiyet
kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere
özgü infaz rejiminin ve cezanın
infazından sonra denetimli serbestlik
tedbirinin uygulanacağı belirtilir.”
‘TCK, m. 58, f. 7).
1 Haziran
2005 tarihinden önce işlenmiş olan bir
suçtan dolayı lehe sonuç doğurduğu için
uygulanan yeni TCK hükümlerine göre
mahkumiyet halinde de, hükümde “hükümlü
hakkında mükerrirlere özgü infaz
rejiminin ve cezanın infazından sonra
denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanacağı”nın belirtilmesi
gerekir.
Mahkumiyet
kararında hükümlü hakkında mükerrirlere
özgü infaz rejiminin ve cezanın
infazından sonra denetimli serbestlik
tedbirinin uygulanacağı belirtilmiş
olmasına rağmen; infaz aşamasında lehe
sonuç doğurduğu için hükümlü hakkında
765 ve 647 s. Kanunların şartla
salıverilmeye ilişkin hükümleri
uygulanacaktır. Mülga 765 ve 647 s.
Kanunlarda mükerrirlik, şartla
salıverilmenin koşullarında bir
değişiklik nedeni olarak kabul
edilmemişti. Bu nedenle hükümlü mükerrir
de olsa, mahkum olduğu hapis cezasının
beşte ikisini infaz kurumunda
çektiği takdirde şartla salıverilmeden
yararlanabilmekteydi. Buna karşılık,
yeni İnfaz Kanununa göre, mükerrir
mahkum olduğu hapis cezasının dörtte
üçünü infaz kurumunda çektiği
takdirde koşullu salıverilmeden
yararlanabilmektedir (5275 s. CGTİK, m.
108, f. 1, bent c). Yeni TCK’nun 7.
maddesinin üçüncü fıkrasında, bir
infaz müessesesi olmasına rağmen
koşullu salıverilmeye ilişkin kanun
değişiklikleri bakımından maddi ceza
hukukuna ilişkin zaman bakımından
uygulama kurallarının geçerli olduğu
belirtilmiştir.
Her ne
kadar, mükerrir hükümlü hakkında infaz
aşamasında 765 ve 647 s. Kanunların
şartla salıverilmeye ilişkin hükümleri
uygulanacak ise de; şartla
salıverildikten itibaren cezasını
bihakkın çekinceye kadar ve hatta,
cezanın infazı tamamlandıktan sonra da
belli bir süreye kadar denetimli
serbestlik tedbirine tabi
tutulacaktır (5237 s. TCK, m. 58, f. 6;
5275 s. CGTİK, m. 108, f. 4, 5, 6).
Çünkü, denetimli serbestlik tedbiri, bir
infaz müessesesidir. Bu husustaki
yeni kanuni düzenlemeler, kişinin lehine
veya aleyhine sonuç doğurduğuna
bakılmaksızın, derhal uygulanır
(5237 s. TCK, m. 7, f. 3).
SORU:
Kasten yaralama suçunun daha ağır
cezayı gerektiren nitelikli unsurlarının
düzenlendiği 86. maddenin üçüncü
fıkrasındaki unsurlardan birkaçının
birlikte gerçekleştiği olaylarda nasıl
cezaya hükmetmek gerekecektir?
CEVAP:
Kasten yaralama suçunun daha ağır
cezayı gerektiren nitelikli unsurları,
86. maddenin üçüncü fıkrasında
belirlenmiştir. Bu unsurlardan birinin
gerçekleştiği olaylarda, 86. maddenin
birinci veya ikinci fıkralarına göre
belirlenen temel ceza, yarı oranında
artırılacaktır. Bir olayda 86. maddenin
üçüncü fıkrasındaki nitelikli
unsurlardan birkaçının
birlikte gerçekleşmesi mümkündür.
Örneğin, kişi anasına veya babasına
karşı kasten yaralama suçunu silahla
işleyebilir (bent a, e). Keza, kamu
görevlisine karşı kasten yaralama suçu
silahla işlenmiş olabilir (bent c, e).
Bu
durumlarda da, 86. maddenin birinci veya
ikinci fıkralarına göre belirlenen temel
ceza, yarı oranında artırılacaktır.
Ancak, bu olgu, 86. maddenin birinci
veya ikinci fıkralarına göre temel
cezanın belirlenmesinde dikkate
alınacaktır. Başka bir deyişle, bu gibi
durumlarda, 86. maddenin birinci veya
ikinci fıkralarına göre temel cezayı
belirlerken üst sınıra yaklaşmak
gerekecek ve hatta, üst sınırdan temel
cezayı belirlemek mümkün olacaktır.
SORU:
Kişi anasına karşı işlediği
kasten yaralama suçunda, mağdurun kol
kemiği kırılmış ve ayrıca gözü kör
olmuştur. 86 ve 87. maddelerin
düzenlemesi karşısında, bu durumda
failin sorumluluğunu nasıl tayin etmek
gerekir?
CEVAP:
Bu olayda failin ceza sorumluluğunu
belirlemek için aşağıdaki sıra ve
yöntemin izlenmesi gerekir:
1. Kişi
kasten yaralama suçunu işlemiştir. Bu
durumda temel cezayı 86. maddenin
birinci fıkrasına göre belirlemek
gerekir (Belirlenen ceza, örnek olarak
2 yıl olsun).
2. Kişi bu
suçu anasına karşı işlemiştir. Bu
durumda 86. maddenin birinci fıkrasına
göre belirlenen temel ceza, yarı
oranında artırılacaktır (2 + 1 = 3
yıl) (m. 86, f. 3).
3. İşlenen
kasten yaralama sonucunda mağdurun gözü
kör olmuştur. Bu durumda, 86. madde
hükümlerine göre verilen ceza, iki kat
artırılacaktır (3 + 3 + 3 = 9 yıl)
(m. 87, f. 2).
4.
Mağdurun aynı zamanda kolu kırılmıştır.
Kasten yaralama suçunun neticesi
sebebiyle ağırlaşmış hallerinden birisi
kemik kırılmasıdır. 87. maddenin üçüncü
fıkrasında, maddenin diğer fıkralarından
farklı olarak, 86. maddeye göre
belirlenen cezanın belli oranda
artırılması yönteminden ayrılınmış ve
kemik kırılması haline özgü olarak hapis
cezasının alt ve üst sınırları
müstakillen belirlenmiştir. Bu fıkra,
bizim hazırladığımız madde metnine
Adalet Alt Komisyonunda sonradan
eklenmiştir.
Bu
düzenleme karşısında; mağdurda kemik
kırılmasına neden olan kasten yaralama
halinde, fail hakkında 87. maddenin
üçüncü fıkrasına istinaden müstakil
cezaya hükmetmek gerekecektir.
Anasına karşı işlediği kasten yaralama
suçu sonucunda kol kemiğinin kırılmasına
neden olan fail hakkında 87. maddenin
üçüncü fıkrasındaki makas arasında
cezaya hükmederken, mağdurla fail
arasındaki üstsoy - altsoy ilişkisini de
göz önünde bulundurmak gerekir. Bu
durumda, alt sınırdan ayrılmak ve mümkün
olduğu kadar üst sınıra yaklaşarak
cezaya hükmetmek gerekir.
Ancak,
olayda, mağdurun kol kemiğinin
kırılmasının yanı sıra, gözü de kör
olmuştur. İşlenen kasten yaralama fiili
sonucunda bu suçun birden fazla neticesi
sebebiyle ağırlaşmış hali gerçekleşmiş
olabilir. Örneğin mağdurun bir
kulağındaki işitme yeteneği sürekli
olarak zayıflamış ve aynı zamanda bir
gözü kör olmuş olabilir. Bu durumda fail
hakkında cezaya hükmederken 87. maddenin
sadece ikinci fıkrasını göz önünde
bulundurmak gerekir. Aynı şekilde,
işlenen kasten yaralama fiili sonucunda
mağdurun hem kol kemiği kırılmış ve hem
de gözü kör olmuş ise, fail hakkında 87.
maddenin sadece ikinci fıkrasına göre
cezaya hükmetmek gerekecektir.
Ancak, bu gibi durumlarda, 86. maddenin
birinci fıkrasına göre temel cezayı
belirlerken üst sınıra yaklaşmak ve
hatta, üst sınırdan temel cezayı
belirlemek mümkündür.
Bu sıra ve
yöntemle, sorunun ilişkin olduğu olayda
fail hakkında 13 yıl 6 ay hapis
cezasına hükmetmek mümkün olacaktır.
SORU
(Kenan PEHLİVAN, Alaplı C. savcısı):
5237 sayılı TCK’nun 23. maddesine göre;
işlenmesi kastedilenden daha ağır
neticenin meydana gelmesi halinde,
failin ağır neticeden sorumlu
tutulabilmesi için en azından taksirinin
bulunması gerekir. Ancak benzer bir
hükmün taksirle işlenen suçlarda
bulunmadığını görüyoruz. Bir trafik
kazasına karışan iki sürücüden “daha
ağır kusurlu” olanı çok hafif şekilde
yaralanmıştır. Ancak, araçtan indikten
iki üç dakika kadar sonra önceden var
olan kalp ve karaciğer yetmezliği nedeni
ile ölmüştür. Adli Tıp Raporunda, trafik
kazasının bu rahatsızlıkları tetiklediği
ve ölümle trafik kazası arasında illiyet
bağının bulunduğu belirtilmektedir. Bu
durumda kusuru çok az olan sanık, kusuru
tam olan sanıkla aynı cezayı alacaktır.
Ayrıca normal koşullarda böyle bir
trafik kazasının yaralanma dahi olmadan
atlatılması beklenirken kendisinin
bilmediği maktulde mevcut hastalıklar
nedeni ile ölümün meydana gelmesi, yani
bir sürprizle karşılaşması bana çok da
adil görünmüyor. Bu durumda nasıl
düşünmek lazım? Elimde halen bu şekilde
bir dosya var ve işin içinden
çıkamıyorum.
CEVAP:
Soru, bir trafik kazasına ilişkin
bulunmaktadır. Bu trafik kazasına
karışan sürücülerden biri, çok hafif
şekilde yaralanmış olmasına rağmen,
kendisinde mevcut olan kalp ve karaciğer
yetmezliğinin de etkisiyle kazadan
birkaç dakika sonra ölmüştür. Soru
içeriğinde bu sürücünün “ağır kusurlu”
olduğu; buna karşılık diğer sürücünün
kusurunun ise, “çok hafif” olduğu
belirtilmektedir. “Çok hafif kusurlu”
olan sürücü, diğer sürücünün kalp ve
akciğer yetmezliğinin olduğunu
bilmemektedir.
TCK’nun 22. maddesinin
gerekçesinde açıkça ifade edildiği gibi,
ölümle
sonuçlanan bir trafik kazasında, kazaya
karışan sürücülerin her birinin trafik
kurallarına uyup uymadıklarının, hangi
trafik kuralını ne suretle ihlâl
ettiğinin tespitine yönelik bilirkişi
incelemesi yaptırılması gerekir. Ancak,
bilirkişinin yapacağı inceleme, işin
tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bu
nedenle, bilirkişi raporunda, münhasıran
mahkemenin yetkisinde bulunan kusurluluk
konusunda herhangi bir değerlendirme
yapılmamalıdır.
Keza,
madde gerekçesinde belirtildiği üzere; “birden
fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda
herkes kendi kusuru göz önünde
bulundurulmak suretiyle sorumlu
tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında
belirlenen netice birden fazla kişinin
karşılıklı olarak işledikleri taksirli
fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir.
Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile
yaya veya her iki sürücü de taksirle
hareket etmiş olabilir. Bu gibi
durumlarda neticenin oluşumu açısından
her kişinin taksirli fiili dolayısıyla
kusurluluğu bir diğerinden bağımsız
olarak belirlenmelidir.”
Olayda
“çok hafif” kusurlu olduğu belirtilen
sürücünün somut bir trafik kuralını
ihlali söz konusu ise, dikkat ve özen
yükümlülüğüne aykırı hareket ettiğini
kabul etmek gerekir. Bu sürücünün dikkat
ve özen yükümlülüğüne aykırı fiilinden
dolayı kusurlu olup olmadığını
belirlerken, diğer sürücünün bir trafik
kuralını ihlal edip etmediğinin, kalp ve
karaciğer yetmezliği olup olmadığının
bir önemi bulunmamaktadır.
Dikkat ve
özen yükümlülüğüne aykırı davranışının
olduğu ve bu davranışı nedeniyle az da
olsa kusurlu bulunduğu kabul edildiği
takdirde; bu sürücünün, fiiliyle diğer
sürücünün ölümü arasında nedensellik
bağı bulunduğuna göre, meydana gelen
ölüm neticesinden sorumlu tutulması
gerektiği kuşkusuzdur.
SORU:
Kasten yaralama fiilinin kişi
üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî
müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif
olması hâlinde, soruşturma ve kovuşturma
yapılması mağdurun şikâyetine
tabi kılınmıştır. Buna
karşılık, bilinçli taksirle yaralama
halinde, yaralamanın ağırlığı göz önünde
bulundurulmaksızın re’sen soruşturma ve
kovuşturmanın yapılabileceği kabul
edilmiştir. Bu bir çelişki değil midir?
CEVAP:
89.
maddenin son fıkrasına göre, “Bilinçli
taksir hâli hariç olmak üzere, bu
maddenin kapsamına giren suçların
soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlıdır.”
Bu düzenleme ile, bilinçsiz taksirle
sebebiyet verilen yaralamalarda, netice
ne olursa olsun, soruşturma ve
kovuşturma yapılması, mağdurun
şikayetine bağlı kılınmıştır. Buna
karşılık, bilinçli taksirle sebebiyet
verilen yaralamalarda ise, şikayet
aranmamıştır. Bu durum karşısında, 86.
maddenin ikinci fıkrası düzenlemesiyle
çelişkiye düşmemek için, bilinçli
taksirle sebebiyet verilen yaralanmanın
kişi üzerindeki etkisinin
basit bir tıbbî müdahaleyle
giderilebilecek ölçüde hafif olması
hâlinde, soruşturma ve kovuşturma
yapılması için mağdurun şikâyetini
aramak gerekir.
SORU:
Yeni TCK’nun 26. maddesinin ikinci
fıkrasında “Kişinin üzerinde
mutlak surette tasarruf edebileceği bir
hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı
rızası çerçevesinde işlenen fiilden
dolayı kimseye ceza verilmez.”
hükmüne yer verilmiştir. Buna karşılık,
104. maddede, kişinin onbeş yaşını
tamamlamış olmasına rağmen bir
başkasıyla cinsel ilişkide bulunması,
şikayete tabi olsa dahi, suç olarak
tanımlanmıştır. Bu iki düzenleme
arasında sizce bir çelişki yok mudur?
CEVAP:
Onbeş yaşını tamamlamış olan
çocuklar cinsel farkındalık dönemine
girmiş olmalarına rağmen; henüz
kişiliklerinin yeterince gelişmemiş
olması, başkalarıyla cinsel ilişkiye
girmenin sonuçlarını yeterince
kavrayacak bir sorumluluk duygusuna
sahip olmamaları dolayısıyla; Kanun
koyucu, bu kişilerin bir başkasıyla
cinsel ilişki yönünde irade
açıklamalarına bir değer izafe
etmemiştir. Başka bir deyişle, yeni
TCK’nun 104. maddesi, onbeş yaşını
tamamlamamış olan çocuklara, bir
başkasıyla cinsel ilişkide bulunmak
yönünde cinsel bütünlükleri üzerinde
tasarrufta bulunma yetkisi
tanınmamıştır. Bu nedenle, onbeş
yaşını tamamlamış olan çocuğun rıza
açıklaması, reşit kılınmadığı sürece,
kendisiyle cinsel ilişkide bulunan bir
başkasının fiilini hukuka uygun hale
getirmemektedir.
Onbeş
yaşını tamamlamış olan çocuklarla cinsel
ilişkiye giren kişi hakkında soruşturma
ve kovuşturma yapılabilmesi için,
mağdurun şikayette bulunması gerekir. Bu
itibarla, mağdurun şikayette
bulunmaması veya bilahare şikayetten
vazgeçmiş olması, fiili hukuka uygun
hale getirmemektedir. Bir ceza
muhakemesi hukuku müessesesi olan
şikayet, sadece bir soruşturma ve
kovuşturma koşulu oluşturmaktadır.
Belirtilen
nedenlerle, TCK’nun 26. maddesinin
ikinci fıkrası ile 104. maddesinin
düzenlemesi arasında bir çelişki
bulunmamaktadır.
SORU:
Yeni TCK’nun tehdit suçunun tanımlandığı
106. maddesinin ikinci fıkrasının (a)
bendine göre bu suçun silahla işlenmesi
halinde faile daha ağır ceza
verilmektedir. Burada geçen “silah”
ibaresinden TCK’nun 6. maddesinde tarifi
yapılan silahı mı anlamak gerekir, yoksa
gerçeğe benzeyen oyuncak tabanca
ile tehditte de bu nitelikli unsurun
oluştuğunu kabul etmek mümkün müdür?
CEVAP:
TCK’nun 6. maddesi bağlamında
yapmış bulunduğumuz açıklamalarda bir
suç tanımında unsur olarak yer alan
silah ibaresinin ilgili suç açısından
elverişli silah olması gerektiği
vurgulanmıştır (Özgenç, TCK Gazi Şerhi,
Genel Hükümler, 3. bası, sh. 107).
Silahın
(suçun temel veya nitelikli şekline
ilişkin) bir unsur olarak yer aldığı suç
tanımlarındaki bu unsurun somut olayda
gerçekleştiğinin kabulü için;
kullanılan aletin, Kamunun 6.
maddesinin birinci fıkrasının (f)
bendinde belirtilen nitelikleri haiz
olması ve ayrıca, işlenen suç
bağlamında elverişli silah olması
gerekir.
Bu
itibarla, tehdit suçunun bu nitelikli
unsurunun somut olayda gerçekleşmiş
olduğunun kabulü için, suçun işlenişi
sırasında kullanılan aletin silah
niteliği taşıması gerekir. Kurusıkı
tabancanın tehdit suçunun bu nitelikli
unsuru bağlamında elverişli silah
olduğunu kabul etmekle birlikte; TCK’nun
6. maddesindeki silah ibaresi tanımında
aranan nitelikleri taşımaması
dolayısıyla oyuncak tabancayla işlenen
tehdit fiilinde suçun bu nitelikli
unsurunun gerçekleştiği kabul edilemez.
SORU:
Yeni TCK’nun 106. maddesinin ikinci
fıkrasının (d) bendinde yer alan “var
sayılan suç örgütü” teriminin anlamı
nedir?
CEVAP:
Tehdit suçu ile ihlal edilen
hukuki değerlerden biri, kişinin
davranışlarını serbestçe yönlendirebilme
yeteneğidir. Kişinin iradesi zorlanarak
gerçekleştirdiği davranışlara hukuken
değer izafe edilemez; bu davranışlar
dolayısıyla kişinin sorumluluğu cihetine
gidilemez.
Bu
itibarla, tehdit oluşturan fiilin ifade
ettiği haksızlık, mağdurun iradesi
üzerindeki etki gücüne göre
değişmektedir. Tehdit oluşturan fiilin,
suç işlemek için kurulmuş olan bir
örgütün faaliyeti çerçevesinde, bu
örgütten bahisle işlenmesinin, mağdurun
iradesi üzerinde daha fazla etki
bırakabileceği izahtan varestedir. Keza,
esasen mevcut olmamakla birlikte,
mağdurun iradesi üzerinde beklenen
etkiyi doğurabilmesi için, tehdit
oluşturan fiilin, varlığı konusunda
mağdurda bir kanaat oluşturulmak istenen
bir örgütten bahisle işlenmesi
yoluna gidilebilir. Bu durum, yeni
TCK’nun tehdit suçu tanımında, işlenen
tehdit fiilinin haksızlık içeriğini
artıran bir nitelikli unsur olarak kabul
edilmiştir.
SORU:
TCK’nun 125. maddesinin üçüncü
fıkrasında kamu görevlisine karşı
hakaret suçunda “cezanın alt sınırı bir
yıldan az olamaz” denmektedir. Buna göre
kamu görevlisine hakaret edilmesi
halinde, fail hakkında sadece hapis
cezasına mı hükmetmek gerekir? Seçimlik
ceza olarak adli para cezasına hükmetmek
mümkün ise, bu durumda nasıl bir yöntem
izlemek gerekir?
CEVAP:
Hakaret suçunun temel şekli ile ilgili
olarak 125. maddenin birinci fıkrasında,
hapis cezasına asıl ceza olarak, adli
para cezasına ise seçimlik ceza olarak
yer verilmiştir. Asıl ceza olan hapis
cezasıyla ilgili olarak belirlenen alt
ve üst sınır, üç ay ile iki yıl olarak
belirlenmiştir. Cezanın
bireyselleştirilmesi bağlamında yapılan
değerlendirme sonucunda fail hakkında
hapis cezasına değil de adli para
cezasına hükmedilmesinin uygun görülmesi
halinde; adli para cezasının
hesaplanmasında esas alınacak gün
sayısının belirlenmesinde, madde
metnindeki hapis cezasının alt ve üst
sınırlarını göz önünde bulundurmak
gerekecektir. Başka bir deyişle, bu
durumda, adli para cezasının
hesaplanmasında esas alınacak gün
sayısını 61. maddenin birinci
fıkrasındaki ölçütlere göre, (üç ay
karşılığı olarak) doksan gün ile (iki
yıl karşılığı olarak) yediyüzotuz gün
arasında belirlemek gerekir (Bu hususla
ilgili olarak bkz. Özgenç, TCK
Gazi Şerhi, Genel Hükümler, sh. 718 vd.).
Suçun
mağdurunun kamu görevlisi olması
halinde, 125. maddenin üçüncü fıkrasında
hapis cezasının alt sınırı bir yıl
olarak öngörülmüştür. Bu durumda fail
hakkında hapis cezasına hükmedilmesin
uygun görülmesi halinde sorun yoktur.
Yani, Kanunun 61. maddesinin birinci
fıkrasındaki ölçütlere göre, temel
cezayı bir yıl ile iki yıl arasında
belirlemek gerekir. Fail hakkında hapis
cezasına değil de adli para cezasına
hükmedilmesi yönünde bir tercihte
bulunulması halinde, yukarıda da ifade
edildiği gibi, adli para cezasının
hesaplanmasında esas alınacak gün
sayısını 61. maddenin birinci
fıkrasındaki ölçütlere göre, (bir yıl
karşılığı olarak) üçyüzaltmışbeş gün ile
(iki yıl karşılığı olarak) yediyüzotuz
gün arasında belirlemek gerekir.
SORU:
Geceleyin konuta girmek suretiyle
işlenen hırsızlık suçunda suçun konusunu
oluşturan eşyaların farklı kişilere ait
olması durumunda; faili, malik ve mağdur
sayısınca hırsızlık suçunun oluştuğundan
hareketle gerçek içtima hükümlerine göre
mi yoksa, TCK’nun 43. maddesinin ikinci
fıkrasının yollaması dolayısıyla birinci
fıkrası hükmüne göre mi cezalandırmak
gerekir?
CEVAP:
Yeni TCK’nun 43. maddesine göre,
hırsızlık suçuyla ilgili olarak
zincirleme suç hükümlerinin
uygulanabilmesi için, bu suçun aynı
kişiye karşı müteaddit defa
işlenmesi gerekir. Bu itibarla,
mağduru farklı kişiler olan müteaddit
hırsızlık suçlarıyla ilgili olarak
zincirleme suç hükümleri uygulanamaz.
Örneğin, bir otoparka bulunan farklı
kişilere ait otolardan radyoların
çalınması halinde, mağdur sayısınca
hırsızlık suçu oluşur. Öğretmenler
odasına giren kişinin, birden fazla
öğretmenin çantasındaki para ve sair
kıymetli eşyayı çalması halinde, mağdur
sayısınca hırsızlık suçu işlemiştir ve
bu durumda zincirleme suç hükümleri
uygulanamaz. Bu bağlamda iki hususa
işaret etmek gerekir.
Birinci
husus, örneğin birden fazla kişinin
iştirak halinde veya müşterek malik
olarak maliki olduğu bir otomobilin
çalınması halinde, bir hırsızlık suçu
işlenmiş kabul edilecektir. Çünkü, suçun
konusu aynıdır. Aynı olan suçun konusu
üzerinde birden fazla kişinin iştirak
halinde veya müştereken malik olması bu
eşyaya yönelik olarak hırsızlık suçunun
işlenmesi halinde, mağdur sayısınca
suçun oluştuğunu söylemek mümkün
değildir. Bu durumda fiilin tekliğinin
yanı sıra, suçun konusu da tektir.
TCK’nun 43. maddesinin ikinci fıkrası
hükmünün uygulanabilmesi için, suçun
konusunun da farklı olması gerekir.
İkinci
husus, failin hırsızlık suçunun konusunu
oluşturan her bir eşyanın mülkiyetinin
farklı kişilere ait olmasına rağmen, bu
eşya üzerinde bir kişi zilyed olabilir.
Mülkiyeti farklı kişilere ait olan eşya
üzerinde emanetçi konumunda bir kişi
zilyeddir. Emanetçi ambarında bulunan
mülkiyeti farklı kişilere ait eşyaların
çalınması halinde, suçun mağduru, bu
eşyalar üzerinde meşru zilyed
konumundaki emanetçidir. Farklı kişilere
ait olan eşyayı nakletmekte olan bir
kamyoncu, bu eşya üzerinde meşru
zilyeddir. Kamyondan bu eşyaların
çalınması halinde, mağdur, zilyed
konumundaki kamyon şoförüdür. Bu
itibarla, söz konusu örnek olaylarda
bir hırsızlık suçunun işlendiğini
kabul etmek gerekir. Keza, bir bankadaki
farklı kişilere ait hesaplardan para
çekmek suretiyle işlenen hırsızlık
suçunda, hesap sahibi kişi sayısınca
hırsızlık suçunun oluştuğunu kabul etmek
mümkün değildir. Bu durumda, hırsızlık
suçunun mağduru, bankanın ortağı ve
müşterek maliki konumundaki gerçek
kişilerdir. Şayet, birden fazla hesaptan
aynı anda para çekilmişse, olayda bir
hırsızlık suçunun oluştuğunu kabul etmek
gerekir. Bankadaki çeşitli hesaplardan
farklı zamanlarda para çekilmek
suretiyle hırsızlık suçunun işlenmesi
halinde, birden fazla hırsızlık suçunun
oluştuğunu ve fakat, aralarındaki psişik
bağ dolayısıyla zincirleme suç
hükümlerinin uygulanması gerektiğini
kabul etmek gerekir.
Geceleyin
bir konuta girmek suretiyle işlenen
hırsızlık suçunda suçun konusunu
oluşturan eşyalardan bir kısmının bayan
ziynet eşyası, bir kısmının ise, ceket
cebinden alınan cüzdan ile içindeki para
ve çeklerden ibaret olması halinde;
suçun konusunu oluşturan ziynet
eşyalarının bir hanımefendiye, cüzdan
ile içindeki para ve çeklerin ise bir
beyefendiye ait olduğu ve dolayısıyla,
birden fazla kişiye karşı hırsızlık
suçunun işlendiği düşünülebilir. Ancak,
bu gibi durumlarda, bir hırsızlık
suçunun işlendiğinin kabulü gerekir;
TCK’nun 43. maddesinin birinci ve ikinci
fıkraları hükümlerinin uygulanma
kabiliyeti bulunmamaktadır.
Bütün bu
açıklamalarımızdan çıkan sonuç şudur:
Bir konuta girerek işlenen hırsızlık
suçu örneğinde, konut içinde bulunan
eşyalar üzerinde konutta bulunan bütün
kişiler (aile bireyi olsun veya olmasın)
müşterek zilyed konumunda olduğu için,
bir hırsızlık suçunun işlendiğini
kabul etmek gerekir. Başka bir deyişle,
bu gibi durumlarda, birden fazla kişinin
mağrur edildiği düşüncesinden hareketle,
mağdur sayısınca suçun oluştuğunu ve
dolayısıyla, gerçek içtima hükümlerinin
uygulanması gerektiği sonucuna varılamaz
ve keza; bir fiille aynı suçun birden
fazla kişiye karşı işlendiği
düşüncesiyle TCK’nun 43. maddesinin
birinci ve ikinci fıkraları hükümleri
gereğince hırsızlık suçundan dolayı
verilmesi gereken cezanın artırılması
yoluna gidilemez.
SORU:
Yeni TCK’nun 145. maddesinde hırsızlık
suçunun konusunu oluşturan malın
değerinin azlığı dolayısıyla failin
cezasında indirim yapılmasına ve hatta
faile hiç ceza verilmemesine imkan
tanıyan bir düzenleme yer almaktadır. Bu
düzenlemeye göre nüfus cüzdanını
çalmaktan ibaret olan hırsızlık suçunda
faili ne suretle cezalandırmak gerekir?
CEVAP:
Nüfus cüzdanı hırsızlık suçunun konusunu
oluşturabilir. Bir kağıt parçasından
ibaret olan nüfus cüzdanının az da olsa
bir ekonomik değeri olmakla birlikte, bu
değer, cezalandırmayı gerektirecek
boyutta olmayabilir. Ancak, bir
başkasına ait nüfus cüzdanının rıza
hilafına alınması halinde, farklı
neviden fikri içtima hükümleri (TCK, m.
44) gereğince, hırsızlık suçundan değil;
TCK’un 205. maddesinde tanımlanan
resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya
gizlemek suçundan dolayı cezaya
hükmetmek gerekir. Nitekim, söz konusu
madde gerekçesinde, bu hususa işaret
eden açıklamalara yer verilmiştir:
“Gizleme
olgusu, belgenin nezdinde bulunduğu
kişiden ya da kurum veya kuruluştan
çalınması suretiyle de gerçekleşebilir.
Ancak bu durumda, hırsızlık suçundan
değil, resmi belgenin gizlenmesi
suçundan dolayı hüküm tesis edilmelidir.”
SORU:
TCK’nun 149. maddesinin birinci
fıkrasının (d) bendindeki konut ya da
işyerinin mutlaka mağdura mı ait olması
gerekir? Fail, yağma suçunu kendisine
ait konut veya işyerinde işlediğinde de
suçun bu nitelikli unsurunun oluştuğu
kabul edilebilecek midir?
CEVAP:
Mağdurun konutuna girilerek yağma
suçunun işlenmesi halinde, aslında konut
dokunulmazlığının ihlalı ve yağma olmak
üzere iki ayrı suçun oluştuğunu kabul
etmek gerekir. Ancak, konut
dokunulmazlığının ihlali suçu yağma
suçunun bir nitelikli unsurunu
oluşturduğu için, bu gibi durumlarda
artık sadece yağma suçunun nitelikli
halinden dolayı cezaya hükmetmek
gerekir; ayrıca konut dokunulmazlığının
ihlali suçundan dolayı cezaya
hükmedilemez (TCK, m. 42).
Söz konusu
bent hükmü bu mantık çerçevesinde bir
yorumlamaya tabi tutulduğunda, bu
nitelikli unsurun ancak mağdurun
konut veya işyerinde yağma suçunun
işlenmesi halinde oluşacağını kabul
etmek mümkün olacaktır.
SORU:
Kişi hakkında kullanmak için uyuşturucu
veya uyarıcı madde satın almak, kabul
etmek veya bulundurmak suçundan dolayı
açılmış olan davada 191. maddenin ikinci
fıkrası yerine, kısa süreli hapis
cezasına seçenek yaptırımlar bağlamında
tedavi tedbirine (m. 50) ya da denetim
süresi zarfında tedavi görmek koşuluyla
hapis cezasının ertelenmesine (m. 51)
hükmetmek mümkün müdür?
CEVAP:
I.
Yeni TCK’nda, izlenen
suç siyasetinin gereği olarak,
uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak
değil, kullanmak için uyuşturucu veya
uyarıcı madde satın almak, kabul etmek
veya bulundurmak fiilleri suç olarak
tanımlanmıştır. Uyuşturucu veya uyarıcı
madde kullanan kişi, aslında tedaviye
ihtiyaç duyan bir kişidir. Bu nedenle,
kişinin tedavi olmayı kabul etmesi ve
denetimli serbestlik tedbirinin
gereklerine uygun davranması halinde,
kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı
madde satın almak, kabul etmek veya
bulundurmak dolayısıyla hakkında
cezaya hükmolunmayacaktır. Başka bir
deyişle, bu durumda mahkeme, uyuşturucu
veya uyarıcı maddeyi kullanmak için
satın alan, kabul eden veya bulunduran
kişi hakkında cezaya hükmetmeden
tedavi ile birlikte denetimli serbestlik
tedbirine ya da sadece denetimli
serbestlik tedbirine karar
verecektir (m. 191, f. 2).
Uyuşturucu
veya uyarıcı madde kullanan kişinin
tedaviye ihtiyacının olup olmadığı, tıp
biliminin verileri çerçevesinde
belirlenebilecek olan bir sorundur. Bu
nedenle, mahkeme, kullanmak için
uyuşturucu veya uyarıcı madde satın
alan, kabul eden veya bulunduran
kişinin uyuşturucu madde kullanıp
kullanmadığını, kullanmakta ise tedaviye
ihtiyacının olup olmadığını bilirkişi
marifetiyle belirleyecektir.
Uyuşturucu
veya uyarıcı madde kullanan kişinin
ihtiyacı olan tedavinin süresini de
hukuken belirleme imkanı
bulunmamaktadır. Bu husus da yalın bir
tıbbi olgudur. Uyuşturucu veya uyarıcı
madde kullanan kişi, bu maddenin
etkisinden kurtulabilmesi için
kendisiyle ilgili olarak uygulanan
tedavinin gereklerine uygun davranmakla
yükümlüdür. Kişi tedavi sürecinde ayrıca
denetimli serbestlik tedbirine tabi
tutulur.
Uygulanan
tedavinin olumlu sonuç vermesi ve artık
gerek kalmadığı için tedaviye son
verilmesi halinde de denetimli
serbestlik tedbirinin uygulanmasına
devam edilir. Tedavinin sona erdiği
tarihten itibaren denetimli serbestlik
tedbirinin uygulanmasına asgari bir yıl
süreyle devam olunur. Ancak, mahkeme,
toplam üç yılı geçmemek üzere, bu
sürenin uzatılmasına karar verebilir.
Kişinin
hakkında uygulanan denetimli serbestlik
tedbirinin de gereklerine uygun
davranması halinde, bu süre sonunda,
hakkında açılmış olan kamu davası ile
ilgili olarak mahkemece düşme
kararı verilir.
Bunun
ifade ettiği anlam şudur: Kullanmak için
uyuşturucu veya uyarıcı madde satın
almak, kabul etmek veya bulundurmak
suçundan dolayı hakkında kamu davası
açılmış olan sanıkla ilgili olarak
cezaya hükmetmeden tedavi ile birlikte
denetimli serbestlik tedbirine ya da
sadece denetimli serbestlik tedbirine
karar verilmesi halinde, açılmış olan
kamu davası derdest olmaya devam
etmektedir.
Kişinin,
kendisiyle ilgili olarak uygulanan
tedavinin veya denetimli serbestlik
tedbirinin gereklerine uygun
davranmaması halinde, açılmış olan
davaya devam olunarak hakkında 191.
maddenin birinci fıkrası hükmüne
istinaden cezaya hükmolunur.
Yeni
TCK’nun sisteminde, kişi hakkında cezaya
hükmolunduktan sonra da tedavi ve
denetimli serbestlik tedbiri
uygulanmasının yolu kapatılmış değildir.
Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı
madde satın almak, kabul etmek veya
bulundurmak suçundan dolayı mahkum
edilmiş olan kişinin tedaviyi kabul
etmesi ve bununla bağlantılı olarak
uygulanan denetimli serbestlik
tedbirinin gereklerine uygun davranması
halinde, hakkında hükmolunan cezanın
infazına başlanmaz.
Olumlu
sonuç vermesi dolayısıyla uygulanan
tedaviye son verilen tarihten itibaren
asgari bir yıl, azami üç yıl süreyle
devam eden denetimli serbestlik
tedbirinin gereklerine uygun davranması
halinde, kişi hakkında hükmolunan
ceza infaz edilmiş sayılacaktır.
Buna
karşılık, kişinin kendisiyle ilgili
olarak uygulanan tedavinin veya
denetimli serbestlik tedbirinin
gereklerine uygun davranmaması halinde,
hükmolunan ceza derhal infaz
edilir (m. 191, f. 5).
II.
Ayrıca
belirtmek gerekir ki, “Uyuşturucu
veya uyarıcı madde kullanan kişi,
hakkında kullanmak için uyuşturucu veya
uyarıcı madde satın almak, kabul etmek
veya bulundurmaktan dolayı soruşturma
başlatılmadan önce resmî makamlara
başvurarak tedavi ettirilmesini isterse,
cezaya hükmolunmaz.” (m. 192, f. 4).
Bu hükme
göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde
kullanmaktan dolayı etkin pişmanlık
hükümlerinden yararlanabilmesi için,
kişinin;
1.
hakkında soruşturma başlamadan önce
resmi makamlara başvurarak tedavi
talebinde bulunması,
2.
kendisiyle ilgili olarak uygulanan
tedavinin gereklerine uygun davranması,
gerekir.
Bu
durumda, uyuşturucu veya uyarıcı madde
kullanmaktan dolayı soruşturma
başlamadan önce tedavi talebiyle resmi
makamlara örneğin C. savcılığına,
uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlılığından kurtulmaya yönelik
olarak tedavi verilen bir sağlık
kuruluşuna başvuran kişi hakkında
soruşturma veya kovuşturma işlemlerine
devam olunmaz. Başka bir deyişle, bu
kişi, uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlılığından kurtulması için
uygulanan tedavinin gereklerine uygun
davrandığı sürece, hakkında kamu
davası açılmaz; açılmış ise,
durma kararı verilerek dava
bekletilir.
Soruşturma
veya kovuşturma işlemlerinin
bekletilmesiyle ilgili olarak bir süre
belirlenmemiştir. Bunun nedeni, salt bir
tıbbi olgu olan tedavi süresinin
belirlenmesinin hukuken mümkün
olmamasıdır.
Dikkat
edilmelidir ki, bu durumda dava
zamanaşımının işlemeyeceği yönünde 192.
maddede bir hüküm de bulunmamaktadır.
Uyuşturucu
veya uyarıcı madde bağımlısı kişi ile
ilgili olarak uygulanan tedavinin
başarıyla sonuçlanması halinde,
hakkında
a)
soruşturma evresinde kovuşturmaya yer
olmadığı kararı,
b)
kovuşturma evresinde ise açılmış olan
dava ile ilgili olarak düşme kararı,
verilir.
Uyuşturucu
veya uyarıcı madde bağımlısı kişi ile
ilgili olarak uygulanan tedavi
devam ederken dava zamanaşımının dolması
halinde de aynı kararların verilmesiyle
soruşturma veya kovuşturma işlemlerine
son verilir.
Uyuşturucu
veya uyarıcı madde bağımlısı kişinin
kendisiyle ilgili olarak uygulanan
tedavinin gereklerine aykırı
davranması halinde, derhal soruşturma
veya kovuşturma işlemlerine devam
olunur.
Dikkat
edilmelidir ki; 191. maddeden farklı
olarak, 192. maddenin dördüncü
fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık
halinde, kişi hakkında denetimli
serbestlik tedbiri öngörülmemiştir.
Çünkü, kişi, hakkında soruşturma
başlamadan önce kendiliğinden resmi
makamlara başvurarak tedavi edilmeyi
talep etmiştir.
III.
191 ve 192.
maddelerdeki bu özel düzenlemelere
rağmen, yapılan yargılama sonucunda kişi
hakkında kullanmak için uyuşturucu veya
uyarıcı madde satın almak, kabul etmek
veya bulundurmak suçundan dolayı açılmış
olan davada kısa süreli hapis cezasına
seçenek yaptırımlar bağlamında tedavi
tedbirine (m. 50) ya da denetim süresi
zarfında tedavi görmek koşuluyla hapis
cezasının ertelenmesine (m. 51)
hükmetmek mümkün değildir. Çünkü, yeni
TCK’nun 50. maddesinde kısa süreli hapis
cezasına seçenek yaptırım olarak tedavi
tedbiri öngörülmemiştir. Keza, 51.
maddede hapis cezası ertelenen hükümlü
ile ilgili olarak tedavi yükümlülüğünü
öngören bir düzenleme yer almamaktadır.
Ancak
işaret etmek gerekir ki, kullanmak için
uyuşturucu veya uyarıcı madde satın
almak, kabul etmek veya bulundurmak
suçuna ilişkin olarak Kanunda bir yıldan
iki yıla kadar hapis cezası
öngörülmüştür (m. 191, f. 1). Söz konusu
suçu işleyen kişinin onsekiz yaşını
ikmal etmemiş (çocuk) olması ve sair
şartlarının bulunması halinde, hakkında
örneğin hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kararı verilebilir (5395
s. ÇKK, m. 23). “Hükmün
açıklanmasının geri bırakılması
kararının verilmesi hâlinde, çocuk, beş
yıl süreyle denetimli serbestlik
tedbirine tâbi tutulur. Bu süre içinde
çocuğun … takdir edilecek başka
yükümlülüğü yerine getirmesine karar
verilebilir.” (5395 s. ÇKK, m. 23,
f. 3). Bu bağlamda uyuşturucu veya
uyarıcı madde kullanan onsekiz yaşını
doldurmamış kişi hakkında kullanmak için
uyuşturucu veya uyarıcı madde satın
almak, kabul etmek veya bulundurmak
suçundan dolayı tedavi görmesi
koşuluyla hükmün açıklanmasının geri
bırakılmasına karar
verilebilecektir.
SORU (Akgün
CANAL):
30.09.1998
tarihinde işlenmiş resmi belgede
sahtecilik suçundan dolayı 765 s.
TCK’nun 342. maddesinin birinci
fıkrasına istinaden alt sınırdan iki yıl
ağır hapis cezasına hükmolunmuştur. 1
Haziran 2005 tarihinden önce verilen bu
mahkûmiyet hükmü, Yargıtay ilgili Ceza
Dairesi tarafından "5237 sayılı TCK’nun
sanık lehine hükümler içerdiği"
gerekçesiyle bozulmuştur.
Söz konusu
suça ilişkin hapis cezasının üst sınırı,
765 sayılı TCK’nun 342. maddesinin
birinci fıkrasında sekiz yıl iken, bu
hükmün karşılığı olan 5237 sayılı
TCK’nun 204. maddesinin birinci
fıkrasında beş yıl olarak
belirlenmiştir.
Bu
durumda, zamanaşımı süresinin dolup
dolmadığını belirlerken nasıl bir yöntem
izlemek gerekir?
CEVAP:
TCK’nun yürürlük ve uygulama şekli
hakkındaki 5252 s Kanunun 9. maddesinin
üçüncü fıkrasına göre, “Lehe
olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya
uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması
suretiyle belirlenir.”
Başka bir deyişle, hükmün kurulması
aşamasında uygulanabilecek düzenlemeleri
itibarıyla eski ve yeni kanunları olaya
bütün olarak ayrı ayrı uygulamak
gerekir. Ortaya çıkan sonuçları
birbirleriyle karşılaştırmak suretiyle
hangi kanunun kişinin lehine sonuç
doğurduğunu belirlemek mümkündür.
Mülga
Kanuna göre söz konusu suça ilişkin dava
zamanaşımı süresi on yıldır (765
s. TCK, m. 102, f. 1, bent 3). Buna
karşılık, yeni TCK’na göre ise, bu suça
ilişkin dava zamanaşımı süresi sekiz
yıldır (m. 66, f. 1, bent e). Ancak,
bu arada dava zamanaşımı kesilmiştir.
Dolayısıyla, mahkûmiyet kararına konu
teşkil eden olayda her iki Kanuna göre
dava zamanaşımı süresi dolmamıştır.
5252 s.
Kanunun 9. maddesinin üçüncü fıkrasının
gereği olarak, lehe kanunun
belirlenmesinde karma uygulama
yapılamaz. Yeni TCK’na göre söz konusu
suça ilişkin cezanın üst sınırı beş
yıldır. Bu cezaya ilişkin olarak eski
Kanunun düzenlemesine göre beş yıllık
zamanaşımı süresi dikkate alınamaz. Aksi
halde, karma uygulamaya gidilmiş olur.