YENİ TÜRK CEZA KANUNLARININ UYGULANMASINA
İLİŞKİN SORUNLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
TOPLANTILARINDA SORULAN SORULAR VE CEVAPLARI
İzzet ÖZGENÇ
Yeni Türk
Ceza Kanunlarına ilişkin uygulamanın değerlendirilmesi amacıyla bölgelerde
yapmış bulunduğumuz toplantılarda, hakim ve C. savcıları tarafından
yöneltilen bütün soruların, ayrıca yazılı olarak cevaplandırılacağı ifade
edilmiştir. Bu sorulardan bazıları ve bunlara ilişkin olarak hazırlamış
bulunduğumuz yazılı cevaplar, hukuk uygulayıcılarımızın bilgisine
sunulmuştur.
Diğer
sorular da mesaimiz ve zamanımız elverdiği ölçüde en kısa zamanda yazılı
olarak cevaplandırılacak ve bu suretle hukuk uygulayıcılarımızın bilgisine
sunulacaktır.
Ayrıca, söz
konusu kanunların uygulanmasına ilişkin olarak tereddüt oluşan hususlarla
ilgili olarak oezgenc@gazi.edu.tr adresine gönderilecek olan sorulara
en kısa zamanda aynı yöntemle cevap verilecektir.
SORU: Lehe
yasanın tespitinde sadece cezanın asgari veya azami haddini mi esas
alacağız? Yoksa ertelenip paraya çevrilebilmesi de etkili olacak mı?
Olacaksa bu durum infaza ilişkin değil midir?
Kanunlardan birinde cezanın alt haddi
diğerinden daha az üst haddi daha fazla ise lehe olan yasayı yapacağımız
uygulamaya göre mi yoksa cezanın üst haddine göre mi belirleyeceğiz?
CEVAP:
I. Yeni
TCK’na ilişkin 5252 s. Yürürlük Kanununun 9. maddesinin üçüncü fıkrasında,
“Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki
kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.”
hükmüne yer verilmiştir.
Yeni TCK’nun sistematiği, ve
düzenlemelerindeki felsefi düşünce farklılığı dolayısıyla, lehe kanun
belirlenmesi ile ilgili olarak belli bir kuruma ilişkin düzenlemelerin
yalnız başına ele alınıp 765 sayılı Kanundaki düzenlemelerle
karşılaştırılması halinde sağlıklı bir sonuca varılması mümkün
gözükmemektedir.
Bu nedenle, yeni TCK’na ilişkin 5252 sayılı
Yürürlük Kanununun 9. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtildiği gibi, bir
olaya eski kanunlarla yeni kanunlar bir bütün olarak uygulanacaktır. Bu
uygulama sonucunda ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması
suretiyle lehe kanun belirlenecektir.
Ancak, lehe kanunun belirlenmesinde hükmün
kurulması aşamasında uygulanması gereken düzenlemelerle hükmün
infazına ilişkin düzenlemeleri birlikte değil, ayrı ayrı değerlendirmek
gerekmektedir.
Dikkat edilmelidir ki, hükmün kurulması
aşamasında uygulanması gereken düzenlemelerin münhasıran bir kanun
kapsamında olması gerekmemektedir. Şöyle ki, cezanın ertelenmesine ilişkin
hükümler 765 s. TCK ile 647 s. İnfaz Kanununda düzenlenmiş bulunmaktaydı.
Keza, 765 s. TCK’ndan farklı olarak tekerrür müessesesi, 5237 s. TCK ile
5275 s. İnfaz Kanununda birlikte düzenlenmektedir. Aynı şekilde koşullu
salıverilme müessesesi ile ilgili olarak, mülga 765 s TCK ile 647 s. İnfaz
Kanununun her ikisinde de hükümler bulunmaktadır. Buna karşılık, bir infaz
müessesesi olan ve hükmün kurulması aşamasında uygulanabilecek bir mahiyet
taşımayan koşullu salıverilme, sadece yeni (5275 s.) İnfaz Kanununda
düzenlenmiş bulunmaktadır.
Bu nedenle, lehe kanunun belirlenmesi
bağlamında yapılan değerlendirmede sadece bir kanunu değil bir müesseseyle
ilgili düzenlemelerin yer aldığı kanunları birlikte göz önünde bulundurmak
gerekmektedir.
Aşağıda, hükmün kurulması aşamasında
uygulanması gereken düzenlemeler itibarıyla lehe kanunun belirlenmesinde
izlenmesi gereken usulle ilgili örnek olaylara yer verilmiştir:
ÖRNEK OLAY I:
Hırsızlık suçundan mahkumiyeti bulunan A, iki arkadaşıyla birlikte,
geceleyin B’nin evine girerek, eşine ait üç adet bileziği çalar.
|
A ile ilgili olarak;
1. Hırsızlık suçu geceleyin ve
konutta işlenmiştir: 3 yıl hapis cezası (765 s. TCK, m. 492,
f. 1, bent 1).
2. Üç kişi tarafından birlikte
işlenmiştir: 5 yıl hapis cezası (765 s. TCK, m. 492, f. 3).
3. Tekerrür hükümleri uygulanmasını
gerektirmektedir. Olayda özel tekerrür bulunmaktadır: (5 + 1 =) 6
yıl hapis cezası (765 s. TCK, m. 81, f. 2).
4. 765 s. TCK’nun 31 ve 33.
maddelerinde sadece ağır hapis cezasına mahkumiyete bağlı hak
yoksunluğu kabul edildiği için; fail hakkında 6 yıl hapis cezasına
mahkumiyete bağlı bir hak yoksunluğu doğmayacaktır.
|
A ile ilgili olarak
1. Hırsızlık suçu konutta işlenmiştir:
3 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 142, f. 1, bent b).
2. Geceleyin işlenmiştir: (3 + 1 =)
4 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 143).
3. Fiil aynı zamanda geceleyin konut
dokunulmazlığını ihlal suçunu oluşturmaktadır: 2 yıl hapis
cezası (5237 s. TCK, m. 116, f. 4).
4. Cezaların içtimaı olmadığı için,
her bir mahkumiyet bağımsızlığını korumaktadır (4 + 2 = 6 yıl
hapis cezası)
5. Kasten işlenen suçtan dolayı hapis
cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak; kişi, mahkum olduğu
toplam 6 yıl hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar, yeni
TCK’nun 53. maddesinin birinci fıkrasında belirlenen hakları
kullanmaktan yoksun bırakılacaktır.
6. Tekerrür hükümlerinin uygulanması
dolayısıyla cezanın miktarında bir artırma yapılmayacaktır. Ancak,
fail hakkında mükerrirlere özgü infaz rejimi ve denetimli serbestlik
tedbiri uygulanacaktır. Fakat belirtmek gerekir ki, bu husus, hükmün
kurulması aşamasında değil, infaz aşamasında dikkate alınacaktır.
SONUÇ:
Hükmün kurulması aşamasında uygulanacak düzenlemeleri bakımından
yeni TCK, bu olayda 765 s. Kanuna nazaran kişinin lehine sonuç
doğuracak bir hüküm içermemektedir.
|
ÖRNEK OLAY II:
Lise öğrencisi olan A, parkta bayan B’yi tehdit ederek elindeki mobil
telefon cihazını alır. Ancak, hakkında henüz kamu davası açılmadan önce A,
B’den özür dileyerek telefon cihazını kendisine iade eder. Bu nedenle, B, A
hakkında “şikayetten vazgeçmek” ister.
|
1. Fiil, yağma suçunu oluşturmaktadır:
10 yıl ağır hapis cezası (765 s. TCK, m. 495, f. 1).
2. Mobil telefon cihazının değeri
“hafif” olmakla birlikte, 765 s. TCK’nda bu nedenle cezada indirim
yapılması kabul edilmemiştir (m. 522, f. 3).
3. Fail onaltı yaşındadır: (10 yıl – 3
yıl 4 ay=) 6 yıl 8 ay ağır hapis cezası (765 s. TCK,
m. 55, f. 1, bent 3).
4. 765 s. Kanunda yağma suçuyla ilgili
olarak etkin pişmanlık kabul edilmiş değildir. Bu nedenle, daha
sonra, A’nın, B’den özür dileyerek telefon cihazını kendisine iade
etmesinin ceza hukuku sorumluluğu üzerinde bir etkisi
bulunmamaktadır. Yağma suçu şikayete bağlı bir suç olmadığı için,
B’nin, A hakkında “şikayetten” vazgeçmesinin ceza sorumluluğu
bakımından bir önemi bulunmamaktadır.
5. Ancak bu nedenle fail hakkında
takdiri indirim nedenleri uygulanmıştır: (6 yıl 8 ay -1 yıl 1 ay 10
gün=) 5 yıl 6 ay 20 gün ağır hapis cezası (765 s. TCK, m.
59).
6. Mahkûm olunan nihai hürriyeti
bağlayıcı ceza, 5 yıl 6 ay 20 gün ağır hapis cezasıdır. Bu
ceza, kişinin, müebbeden “kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası” ile
cezalandırılmasını gerektirmektedir (765 s. TCK, m. 31).
Ancak, fail fiili işlediği sırada
onaltı yaşında olduğu için kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası ile
cezalandırılmaz (765 s. TCK, m. 55, f. 1, bent 4).
|
1. Fiil, yağma suçunu oluşturmaktadır:
6 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 148, f. 1).
2. Mobil telefon cihazının değeri göz
önünde bulundurularak cezada indirim yapılmıştır: (6 – 2 =) 4 yıl
hapis cezası (5237 s. TCK, m. 150, f. 2).
3. Fail onaltı yaşındadır. Bu nedenle,
cezasında üçte bir oranında indirim yapılır: (4 – 1 yıl 4 ay =) 2
yıl 8 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 31, f. 3).
4. 5237 s. TCK, yağma suçunda da etkin
pişmanlığı kabul etmiştir. A’nın, hakkında henüz kamu davası
açılmadan önce pişmanlık duyarak telefon cihazını B’ye iade etmiş
olması, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasını gerektirir: (2
yıl 8 ay / 2 =) 1 yıl 4 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 168,
f. 1, 3).
5. Fail hakkında takdiri indirim
nedenleri uygulanmıştır: (1 yıl 4 ay – 1 yıl 4 ay / 6) = 1 yıl 1
ay 10 gün hapis cezası (5237 s. TCK, m. 62).
6. Mahkûm olunan hapis cezası
ertelenmiştir (5237 s. TCK, m. 51).
7. Erteleme, hapis cezasının bir infaz
rejimi olarak kabul edilmekle birlikte; fail 18 yaşını doldurmamış
olduğu için, mahkûm olduğu hapis cezasına bağlı herhangi bir hak
yoksunluğu doğmayacaktır (5237 s. TCK, m. 53, f. 4).
SONUÇ:
Hükmün kurulması aşamasında uygulanan düzenlemeleri bakımından 5237
sayılı TCK’nun failin lehine olduğunu kabul etmek gerekir.
|
ÖRNEK OLAY III:
Aralarındaki bir alacak borç ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlık nedeniyle
çıkan tartışmada A, elindeki sopa ile B’ye vurur.
|
1. Kasten müessir fiil: 6 ay
hapis cezası (765 s. TCK, m. 456, f. 1)
2. Suç silahla işlenmiştir: (6 + 2 =)
8 ay hapis cezası (765 s. TCK, m. 457, f. 1)
3. Olayda, haksız tahrik hükümlerinin
uygulanmasını gerektiren bir durum söz konusudur: (8 – 2 =) 6 ay
hapis cezası (765 s. TCK, m. 51, f. 1).
4. Fail hakkında takdiri indirim
nedenleri uygulanmıştır: (6 – 1 =) 5 ay hapis cezası (765 s.
TCK, m. 59).
5. Kısa süreli hapis cezası olduğu
için, para cezasına çevrilmiş (647 s. İnfaz K, m. 4) ve bu ceza da
ertelenmiştir (765 s. TCK, m. 90 vd.; 647 s. İnfaz K, m. 6).
765 s TCK’nun sisteminde erteleme bir
şartlı atıfet işlemi olarak kabul edildiği için (m. 95, f. 2), bu
cezaya bağlı herhangi bir hak yoksunluğu söz konusu olmayacaktır.
|
1. Kasten yaralama suçu: 1 yıl
hapis cezası (5237 s. TCK, m. 86, f. 1).
2. Suç silahla işlenmiştir: (1 yıl + 6
ay =) 1 yıl 6 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 86, f. 2).
3. Olayda, haksız tahrik hükümlerinin
uygulanmasını gerektiren bir durum söz konusudur: (1 yıl 6 ay – 4 ay
=) 1 yıl 2 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 29).
4. Fail hakkında takdiri indirim
nedenleri uygulanmıştır: (1 yıl 2 ay – 2 ay 10 gün =) 11 ay 20
gün hapis cezası (5237 s. TCK, m. 62).
5. Belirlenen ceza kısa süreli hapis
cezasıdır. Bu durumda iki ihtimal söz konusudur.
Birinci ihtimal: Bu kısa süreli hapis
cezası adli para cezasına çevrilmiştir (5237 s. TCK, m. 50). Bu
durumda, adli para cezasının ertelenmesi yoluna gidilememektedir.
Uygulamada asıl ceza adli para cezası olduğu için, bu cezaya bağlı
bir hak yoksunluğu bulunmamaktadır (5237 s. TCK, m. 50, f. 5; m.
53).
İkinci ihtimal: Bu hapis cezası
seçenek yaptırımlardan birine çevrilmemiş ve fakat ertelenmiştir
(5237 s. TCK, m. 51). Her ne kadar erteleme yeni TCK’nda bir infaz
rejimi olarak kabul edilmiş ise de; kısa süreli hapis cezasının
ertelenmesi halinde, bu cezaya bağlı hak yoksunlukları doğmayacaktır
(5237 s. TCK, m. 53, f. 4).
SONUÇ:
Hükmün kurulması aşamasında uygulanacak düzenlemeleri bakımından
yeni TCK, bu olayda 765 ve 647 s. Kanunlara nazaran kişinin lehine
sonuç doğuracak bir hüküm içermemektedir.
|
ÖRNEK OLAY IV:
A, uyuşturucu madde imal ve ticareti ile iştigal eden bir örgütün lideridir.
Örgütün faaliyeti çerçevesinde B ve C’ye satılan uyuşturucu madde
karşılığında ödenmesi gereken paranın miktarı ile ilgili olarak aralarında
bir uyuşmazlık çıkar. Bu uyuşmazlığın çözümü amacıyla yaptıkları tartışmadan
sonuç alınamayınca, A, adamlarından D’ye B ve C’nin öldürülmesi talimatını
verir. D, B ve C’yi otomatik silahla vurarak öldürür.
|
A ile ilgili olarak;
1. A, uyuşturucu madde ticareti
yaptığı için, cezalandırılacaktır: 7 yıl ağır hapis ve 15 milyar
lira ağır para cezası (765 s. TCK, m. 403, f. 5).
2. Suçun konusu olan madde kokaindir:
(7 x 2 =) 14 yıl ağır hapis ve (15.000x2=) 30 milyar lira
ağır para cezası (765 s. TCK, m. 403, f. 6).
3. Suç, teşekkül halinde işlenmiştir:
(14 + 7 =) 21 yıl ağır hapis ve (30.000 + 15.000 =) 45
milyar lira ağır para cezası (765 s. TCK, m. 403, f. 7).
4. B ve C’yi öldürmesi için D’yi
azmettirmiştir: Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası
(765 s. TCK, m. 64, f. 2; m. 450, bent 5).
5. Cezalar içtima ettirilir:
(ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası + 21 yıl ağır hapis
cezası=) iki yıl süreyle geceli gündüzlü hücrede tecrit edilmek
suretiyle ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası (765
s. TCK, m. 73, f. 2) + 45 milyar lira ağır para cezası
(765 s. TCK, m. 75, f. 2).
6. Müebbeden kamu hizmetlerinden
yasaklılık cezası (765 s. TCK, m. 31) + babalık hakkından ve
kocalık sıfatının bahşettiği kanunî haklardan mahrumiyet cezası
(765 s. TCK, m. 33, f. 2).
|
A ile ilgili olarak;
1. A, uyuşturucu veya uyarıcı madde
ticareti yaptığı için, cezalandırılacaktır: 7 yıl hapis ve 150
gün karşılığı adlî para cezası (5237 s. TCK, m. 188, f.
3).
2. Suçun konusu olan madde kokaindir:
(7+3,5=) 10 yıl 6 ay hapis ve 225 gün karşılığı adli para cezası
(5237 s. TCK, m. 188, f. 4).
3. Bu suç, bir örgütün faaliyeti
çerçevesinde işlenmiştir: (10 yıl 6 ay + 5 yıl 3 ay =) 15 yıl
9 ay hapis ve 337 gün karşılığı adlî para cezası
(5237 s. TCK, m. 188, f. 5).
Ekonomik durumu göz önünde
bulundurularak, A’nın bir gün karşılığı olarak 100 Türk Lirası
ödemesi takdir edilir. Buna göre, sonuç gün üzerinden hesaplanan
adli para cezasının miktarı, (337 gün x 100,- Türk Lirası =)
33.700,- Türk Lirasıdır.
4. A, ayrıca uyuşturucu veya uyarıcı
madde imal ve ticareti suçu işlemek için kurulmuş bir örgütün
yöneticisi olduğu için cezalandırılacaktır: 5 yıl hapis cezası
(5237 s. TCK, m. 220, f. 1).
5. Örgüt silahlıdır: (5 + 2 =) 7
yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 220, f. 3).
6. B ve C’yi öldürmesi için D’yi
azmettirmiştir: İKİ ADET müebbet hapis cezası (5237 s.
TCK, m. 38, 43, 81).
7. Böylece A,
1)
15 yıl 9 ay hapis cezası,
2) 7
yıl hapis cezası,
3)
müebbet hapis cezası,
4)
müebbet hapis cezası,
5) 33.700 Türk Lirası adlî para
cezası, olmak üzere beş ayrı ceza ile
cezalandırılacaktır.
8. A, kasten işlediği bu suçlar
dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezalarının infazı tamamlanıncaya
kadar 5237 s. TCK’nun 53. maddesinin birinci fıkrasında
sayılan hakları kullanmaktan yoksun bırakılacaktır.
SONUÇ:
Hükmün kurulması aşamasında uygulanan düzenlemeleri bakımından 765
sayılı TCK’nun failin lehine olduğunu kabul etmek gerekir.
|
II. Yeni
Türk Ceza Kanunlarına ilişkin uygulamanın değerlendirilmesi kapsamında
bölgelerde yapmış bulunduğumuz toplantılarda hakim ve C. savcıları
tarafından yöneltilen çeşitli sorular bağlamında lehe kanunun
belirlenmesinde nasıl bir yöntem izleneceğiyle ilgili sorular da yer
almaktadır. Bu bağlamda sorulan sorulardan bazıları aşağıdaki şekildedir:
SORU: 1
Haziran 2005 tarihinden önce kurulmuş olan mahkumiyet kararında verilmiş
olan ceza ertelenmiştir. 1 Haziran 2005 tarihi itibarıyla deneme süresi
henüz dolmamıştır. Bu durumda lehe kanunun belirlenmesinde nasıl bir yöntem
izlemek gerekir?
SORU:
Cezası ertelenmiş olan kişi bilahare yeni bir suç işlediğinde, erteleme
kararının geri alınabilmesi ve tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi
bakımından deneme/denetim süresini hangi kanuna göre belirlemek gerekir?
SORU: 1
Haziran 2005 tarihinden önce işlenmiş olan suçlarla ilgili olarak tekerrür
hükümleri bakımından lehe kanunu belirlerken nasıl bir yöntem izlemek
gerekir?
Aşağıdaki örnek olaylara ilişkin çözüm
şekillerinin bütün bu sorulara cevap niteliği taşıması dolayısıyla her bir
soruya ayrı ayrı cevap verilmemiştir:
ÖRNEK OLAY I:
Belediye başkanı A’nın 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlemiş olduğu görevi
kötüye kullanma suçundan dolayı hakkında, a) iki yıl hapis cezası, b) üç
milyar lira ağır para cezası ve c) süresiz olarak memuriyetten yasaklılık
cezasına hükmolunmuş ve bu cezaların ertelenmesine karar verilmiştir. 1
Haziran 2005 tarihine kadar deneme süresinin henüz bir yılı geçmiştir.
Türk Ceza Hukukuna ilişkin yeni kanunların 1
Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra bu olayla ilgili olarak
lehe kanunun belirlenmesi bağlamında yapılması gereken ilk iş, A’nın 765 s.
TCK’nun 240. maddesine istinaden mahkumiyetine neden olan olayın yeni
TCK’nun 257. maddesine göre de suç oluşturup oluşturmadığının tespiti
olacaktır.
Her iki kanunda da görevi kötüye kullanma suçu
tanımına yer verilmiştir. Ancak, görevi kötüye kullanma suçundan dolayı
cezaya hükmolunabilmesi için, 765 s. Kanundan farklı olarak, yeni TCK’nun
sisteminde, görevin gereklerine aykırı fiilin, a) belli bir kişinin
mağduriyetine veya b) kamunun zararına neden olması ya da c) bir kişiye
haksız bir menfaat sağlaması gerekir; yani, bu objektif cezalandırılabilme
şartlarından birinin, somut olayda gerçekleşmesi gerekir. 765 s. Kanun
hükümlerine göre mahkumiyeti gerektiren olayda 5237 s. TCK’nun aradığı
objektif cezalandırılabilme şartlarından biri gerçekleşmemiş ise, fail
cezalandırılamaz. Bu durumda belediye başkanı A hakkında lehe olan yeni
Kanun hükümleri gereğince beraat kararı verilmesi gerekir.
Buna karşılık, 765 s. Kanun hükümlerine göre
mahkumiyeti gerektiren olayda 5237 s. TCK’nun aradığı objektif
cezalandırılabilme şartlarından birisi gerçekleşmiş, örneğin görevin
gereklerine aykırı fiil ile bir başkasına haksız bir çıkar sağlanmış
olabilir. Bu durumda, cezası ertelenmiş olan A, deneme süresi içinde yeni
bir suç işlemediği sürece 765 ve 647 s. Kanunlar kişinin lehine sonuç
doğurduğu için, bu dosyada yeni Kanun hükümlerini uygulamaya imkan
bulunmamaktadır.
Ancak, A, 765 ve 647 s. Kanunlara göre cezası
ertelenmiş olması dolayısıyla, yine bu Kanunlara göre deneme süresi beş yıl
olarak üşünülmelidir. Bu deneme süresinin iyi halli olarak geçirilmesi
halinde mahkumiyet esasen vaki olmamış sayılacaktır.
A bu beş yıllık deneme süresi içinde yeni bir
suç işlerse, hakkında verilen erteleme kararı kaldırılacaktır. Ancak, bu
durumda mülga 765 ve 647 s. Kanunların mı yoksa yeni TCK’nun mu lehine sonuç
doğurduğunu belirlemek üzere yeniden bir değerlendirme yapmak gerekecektir.
Çünkü, 765 s. Kanun hükümlerine göre, fail hakkında, a) iki yıl hapis
cezası, b) üç milyar lira ağır para cezası ve c) süresiz olarak memuriyetten
yasaklılık cezasına hükmolunmuştur. Halbuki yeni TCK’nun 257. maddesinde,
görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili olarak sadece hapis cezası
öngörülmüştür. Keza bu Kanunun sistemine göre kişi görevi kötüye kullanma
suçundan dolayı mahkum olduğu cezayı çekinceye kadar 53. maddenin birinci
fıkrasında sayılan hakları kullanmaktan yoksun kalacaktır. Ayrıca mahkeme,
görevinin sağladığı yetkiyi kötüye kullanmak suretiyle suç işlediği için
fail hakkında hapis cezasının infazından sonra da belli bir süre (“hükmolunan
cezanın yarısından bir katına kadar” bir süreyle) kamu görevi
üstlenmesinin yasaklanmasına da karar verebilir. Buna rağmen, yeni TCK’nda
görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili olarak öngörülen yaptırımlar, somut
olayda failin lehine sonuç doğuracak mahiyet arzetmektedir. Bu itibarla,
deneme süresi içinde yeni bir suç işlemesi halinde, A hakkında bu görevi
kötüye kullanma suçundan dolayı yeni TCK hükümlerine göre mahkumiyet kararı
tesis etmek ve fakat hükmolunan hapis cezasının ertelenmesine karar vermemek
gerekir.
ÖRNEK OLAY II:
Hırsızlık suçundan mahkumiyeti bulunan A hakkında, 1 Haziran 2005 tarihinden
önce işlediği ikinci suçtan dolayı, lehe hükümler içerdiği için 5237 s. TCK
hükümlerine göre mahkumiyet hükmü kurulmuş ve dolayısıyla, bu Kanunun
tekerrür hükümleri uygulanmıştır. Mahkumiyet hükmünde, 5237 s. TCK’nun 58.
maddesinin yedinci fıkrasının gereği olarak, A hakkında mükerrirlere özgü
infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanacağı belirtilmiştir.
Lehe kanunun belirlenmesinde karma uygulama
yapılamayacaktır. Ancak çapraz uygulama mümkün olabilecektir. Şöyle ki, A
hakkında 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlediği suçtan dolayı hükmün
kurulması aşamada uygulanan düzenlemeleri bakımından lehine sonuç doğurduğu
için yeni Kanunlar uygulanacaktır. Buna karşılık, hükmün infazı aşamasında
özellikle şartla salıverilmeden yararlanabilmek için infaz kurumunda
çekilmesi gereken süre bakımından 765 ve 647 s. Kanunların hükümleri kişinin
lehinedir. Bu nedenle, hükmün infazı aşamasında A hakkında 765 ve 647 s.
Kanunların şartla salıverilmeye ilişkin hükümlerinin uygulanması
gerekecektir.
Her ne kadar infaz rejimine ilişkin hükümler
kural olarak derhal uygulanır ise de, 5237 s. TCK’nun 7. maddesinin üçüncü
fıkrası gereğince koşullu salıverilme ile ilgili olarak maddi ceza hukukuna
ilişkin zaman bakımından uygulama kuralları uygulanacaktır.
Buna karşılık, A hakkında koşullu
salıverildikten ve hatta cezasının infazı tamamlandıktan sonra denetimli
serbestlik tedbiri uygulanacaktır. Çünkü bir infaz rejimi olan denetimli
serbestlik tedbiriyle ilgili kanuni hükümler bakımından derhal uygulama
kuralına göre hareket etmek gerekir.
SORU:
Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından dosyanın yeni kanuni düzenlemeler
dolayısıyla lehe kanun uygulaması bakımından değerlendirilmek üzere esas
mahkemesine gönderilmesinin hukuki niteliği nedir?
CEVAP: İlk
derece (esas) mahkemelerinin 1 Haziran 2004 tarihinden önce karara
bağladıkları dosyalardan temyiz talebiyle veya re’sen Yargıtay’a gönderilmiş
olup da henüz tebliğname düzenlenerek ilgili Ceza Dairesine gönderilmemiş
olanlar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 23.03.2005 tarihli ve
5320 sayılı “Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli
Hakkında Kanun”un 8. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne istinaden, Türk
ceza Hukukuna ilişkin yeni kanuni düzenlemeler karşısında, lehe kanun
hükümlerinin uygulanması yönünde değerlendirme yapılmak üzere esas
mahkemesine iade edilebilmektedir.
5320 s. CMK Yürürlük Kanunu ile Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına bu konuda istisna olarak özel bir yetki
tanınmıştır. Bu düzenlemeye göre, 5237 s. TCK’nun yeni düzenlemeleri
karşısında lehe kanun değerlendirmesinin yapılmasının zorunlu ve muhakkak
görüldüğü durumlarda, zaman kaybının önüne geçilmek amacıyla; dosyanın,
ilgili Ceza Dairesine gönderilmeksizin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından esas mahkemesine iadesine karar verilebilmektedir.
Dikkat edilmelidir ki, 5320 s. Kanunla
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bu konuda takdir yetkisi
tanınmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyayı esas mahkemesine iade
etmeksizin ilgili Ceza Dairesine gönderme yetkisine de sahiptir.
Bu durum karşısında, 5320 s. Kanunun Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına tanıdığı bu özel ve istisnai yetkinin hukukî
niteliğinin belirlenmesi gerekir.
Önce belirtmek gerekir ki, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığına tanınan bu yetki, 1 Haziran 2005 tarihinden önce aleyhine
temyiz kanun yoluna başvurulmuş olan hükümlerin ilişkin oldukları dosyalarla
sınırlı bulunmaktadır. Bu itibarla, henüz kesinleşmemiş dosyalarla ilgili
olarak bu yetki kullanılabilmektedir. Başka bir deyişle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının bu yetkiyi kullandığı dosyalarda henüz kesinleşmiş bir
hüküm söz konusu değildir. Bu nedenle, sanık hakkındaki kovuşturma
süreci henüz sona ermiş değildir. Zira, 5271 s. CMK’na göre, “kovuşturma:
iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,
ifade eder.” (madde 2, fıkra 1, bent f).
Bu bakımdan, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının 5320 s. Kanunun 8. maddesinin ikinci fıkrasına istinaden
verdiği iade kararı, kendisine özgü bir karardır.
Dikkat edilmelidir ki, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından 5320 sayılı kanuna dayanılarak verilen iade
kararında, verilen hükmün hukuka uygun olup olmadığı yönünde bir
değerlendirmede bulunulmamaktadır. Bu bakımdan Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından verilen bu karar, teknik bakımdan bozma kararı
niteliğinde değildir.
Bu durumda, esas mahkemesi, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iade edilen dosya ile ilgili olarak
yeni bir karar vermekle yükümlüdür.
Bu durumda, esas mahkemesinin verebileceği
kararlar bakımından iki ihtimal söz konusudur.
BİRİNCİ İHTİMAL:
Bu ihtimalde esas mahkemesi daha önce vermiş bulunduğu hükmün doğru
olduğu varsayımına dayanarak, sonradan yürürlüğe giren kanunların somut
olayda sanık lehine sonuç doğuracak bir hüküm içermediği yönünde bir
karar verebilir.
İşaret etmek gerekir ki; bu ihtimalde esas
mahkemesi tarafından verilen karar, bir direnme kararı niteliğinde
değildir. Çünkü daha önce verilmiş olan hüküm, henüz Yargıtay ilgili
Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda hukuka aykırı bulunarak
bozulmuş değildir.
Bu ihtimalde, esas mahkemesinin daha önce
vermiş bulunduğu hüküm temyiz edildiği veya re’sen temyize tabi tutulduğu
için; bunun Yargıtay ilgili Ceza Dairesinde görüşülerek hukuka uygunluğunun
denetlenmesi gerekir. Ancak bu denetim sonucunda söz konusu hükmün
bozulmasına veya onanmasına karar verilebilir.
Bu itibarla, esas mahkemesi, söz konusu
ihtimalde, daha önce vermiş bulunduğu hükmün doğru
olduğu varsayımına dayanarak verdiği, sonradan yürürlüğe giren kanunların
somut olayda sanık lehine sonuç doğuracak bir hüküm içermediği yönündeki
kararla birlikte, dosyayı yeniden Yargıtay’a göndermesi gerekir.
Bu durumda dosyanın yeniden Yargıtay’a
gönderilebilmesi için herhangi bir talepte bulunulmasına gerek yoktur. Başka
bir deyişle, verilen karar üzerine dosya, ilgili Ceza Dairesince temyizen
incelenmesi için, re’sen Yargıtay’a gönderilmek gerekir.
İKİNCİ İHTİMAL:
İkinci ihtimalde, esas mahkemesi, önce hüküm vermiş olmasına
rağmen, sonradan yürürlüğe giren kanunların somut olayda sanık lehine
sonuç doğuracak hükümler içerdiği gerekçesiyle, henüz kesinleşmemiş olan
önceki hüküm yerine, yeni bir hüküm tesis eder.
Ancak, yeni hüküm tesis edilmeden önce,
daha önce verilmiş olan hükmü hukuken geçersiz kılmaya yönelik bir kararın
verilmesi gerekir.
Çünkü, yukarıda da açıkladığımız gibi, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 5320 s. Kanuna dayanılarak verilen iade
kararı, bozma kararı niteliğinde değildir. Yani,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının dosyanın iadesi yönünde vermiş bulunduğu
karara rağmen, esas mahkemesi tarafından daha önce verilmiş olan hüküm
varlığını devam ettirmektedir.
Daha önce vermiş olduğu hükmü hukuken
geçersiz kılmaya yönelik olarak esas mahkemesi tarafından verilen kararı,
bozma kararından ayırabilmek için; bu karara, geri alma kararı
denmesinin daha doğru olacağını düşünmekteyiz.
Esas mahkemesi, daha önceki hükümden
bağımsız olarak yeni bir hüküm kuracaktır; yani, bu yeni hükümde, daha
önceki hükmü kurarken vardığı kanaatleri ile de bağlı değildir.
Örneğin, esas mahkemesi, önceki hükmü
kurarken, takdiri indirim nedenlerinin bulunmadığı gerekçesiyle, 765 sayılı
TCK’nun 59. maddesine istinaden sanığın cezasında indirim yapmamış iken;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dosyanın iade edilmesi üzerine
yapılan duruşmadaki tutum ve davranışları dolayısıyla, yeni hükmü kurarken
takdirin indirim nedenlerinin varlığı gerekçesiyle, indirim yapabilecektir.
Ancak, bunun için, mahkemenin daha önceki kanaatinin değişmesine neden olan
somut vakıaları kararında açık bir şekilde göstermesi gerekmektedir.
Hatta, esas mahkemesi bu yeni hükmü kurarken,
dava konusu olayla ilgili yeni delillerin ortaya çıkması halinde bu
delilleri değerlendirmek durumundadır. Ayrıca, yeni hüküm, örneğin bu arada
dava zamanaşımının dolmuş olup olmadığı yönünde değerlendirme yapılarak
kurulmalıdır.
Ceza muhakemesine ilişkin kanunî
düzenlemeler, devam etmekte olan soruşturma ve kovuşturma işlemleriyle
ilgili olarak, kişinin lehine veya aleyhine sonuç doğurduğuna bakılmaksızın,
derhal uygulanır: Derhal uygulama kuralı.
Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu 1 Haziran 2005
tarihi itibarıyla yürürlüğe girdiğine göre; bu tarihten sonra yapılan
soruşturma ve kovuşturma işlemleriyle ilgili olarak, kişinin lehine veya
aleyhine sonuç doğurduğuna bakılmaksızın, bu Kanun hükümlerinin uygulanması
gerekir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde değerlendirme
yapılmak üzere esas mahkemesine iade edilen dosyalarla ilgili olarak açılan
duruşmada, artık yeni CMK hükümlerinin uygulanması gerekir.
Dolayısıyla,
delillerin değerlendirilmesi açısından yeni CMK’nda kabul edilen hükümlerin
1 Haziran 2005 tarihinden önce verilmiş olan ve fakat henüz kesinleşmemiş
hükümlerin ilişkin olduğu dosyaların Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından iadesi üzerine açılan duruşmada, delillerin takdir ve
değerlendirmesinin 5271 s. CMK hükümlerine göre yeniden yapılması gerekir.
Başka bir deyişle, bu durumda Ceza Muhakemesi
Hukukunda bozmadan sonra serbestlik kuralında olduğu gibi, esas
mahkemesi, yargılama sürecinin1 Haziran 2005 tarihinden önceki aşamasındaki
işlemlerle bağlı olmaksızın, dosya içerisindeki mevcut delillerin yeniden
hukuki değerlendirmesini yapabilir ve hatta, maddi gerçeğin ortaya
çıkarılması yönünde yeni deliller araştırabilir.
SORU: 1
Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, lehe
düzenlemeler içerdiği gerekçesiyle 5237 s. TCK’nun uygulanması yönünde
talepte bulunulması üzerine mahkeme tarafından verilecek kararlara karşı
temyiz kanun yoluna mı, yoksa itiraz kanun yoluna mı başvurulması
gerekmektedir?
CEVAP: Bu
soruya ilişkin cevap mahiyetindeki açıklamalarımızdan önce Yargıtay 1.CD’nin
bir içtihadının iktibasında
fayda mülahaza etmekteyiz:
5237 s. TCK’nun 7. maddesinin ikinci fıkrası
gereğince, kesinleşmiş olan hükümlerin yeniden ele alınması ve lehe olan
yasanın belirlenip uygulanmasında izlenecek yolu gösteren iki yasa vardır.
Bunlardan birisi, 5252 s. Türk Ceza Kanununun
Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanundur. Bu Kanun, 5237 s. Kanun
yürürlüğe girmeden önce işlenmiş olan suçlar hakkında ne şekilde hüküm
kurulacağına ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin
hükümleri içermektedir (m. 2). Keza bu Kanunun 9. maddesinin birinci
fıkrasında, “1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili
olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği
hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
Diğer Kanun ise, 5275 s. Ceza ve Güvenlik
Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanundur. Bu Kanunun 98. maddesinin birinci
fıkrasına göre; “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın
hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip
getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun,
hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek
cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir.” Keza,
söz konusu Kanunun 101. maddesinin birinci fıkrasında, bu kararın duruşma
yapılmaksızın verileceği ve buna karşı itiraz kanun yoluna
başvurulabileceği hükmüne yer verilmiştir.
Bu durumda, 5252 s. Yasa, ancak 1
Haziran 2005 tarihinden sonra kesinleşmiş mahkumiyetler hakkında
uygulanabilecek olan 5275 s. Yasa karşısında, özel bir yasa
niteliğindedir ve öncelikle uygulanması gerekir. 5252 s. Yasaya göre,
kararların duruşma yapılarak verilmesi asıl, duruşma yapılmaksızın verilmesi
ise istisnadır.
Asıl olan, mahkeme kararlarının duruşma
yapılarak verilmesidir. (CMUK, m. 253; CMK, m. 223). Ancak Yasa koyucu, bazı
hallerde, duruşma yapılmasını mahkemenin takdirine bağlı kılmaktadır (5252
s. Yasada olduğu gibi). Keza, bazı hallere özgü olarak, kanunlarda
mahkemenin duruşma yapmaksızın karar vermesini amir hükümler bulunmaktadır
(5275 s. CGTİK, m. 101, f. 1; CMK, m. 271, f. 1; CMUK, m. 302 gibi).
Genel kural, ceza mahkemelerinden verilen
hükümlere karşı temyiz yoluna başvurulabileceği şeklindedir (CMUK, m. 305).
Ancak, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilmesi için yasanın
bunu açıkça belirtmesi gerekir (CMUK, m. 298; CMK, m. 267). 5275 s. Yasanın
(m. 101, f. 1) aksine, 5252 s. Yürürlük Kanununda, bu Yasaya göre verilen
kararlara karşı itiraz yoluna gidilebileceğini belirten bir hüküm
bulunmamaktadır.
Kabul edilebilir bir başvuru var ise, kanun
yolunun veya merciin belirlenmesindeki yanılma, başvuranın haklarını oradan
kaldırmayacağı (CMK, m. 264, f. 1) gibi; duruşma yapılarak verilmesi
gereken bir kararın duruşmasız ya da duruşma yapılmaksızın verilmesi gereken
bir kararın duruşma yapılarak verilmiş olması da o kararın tabi olduğu yasa
yolunu değiştirmez.
Somut olaya ilişkin olarak herhangi bir
inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılması
gerekmeden lehe kanunun belirlenmesinin mümkün olduğu hallerde, duruşma
yapılmaksızın karar verilebilmelidir.
1.CD, 24.11.2005, 2838/3633
(yayınlanmamıştır); 1.CD, 15.12.2005, 4052/4466 (yayınlanmamıştır).
Temyiz, sadece hükümlerle ilgili olarak kabul
edilmiş bir kanun yoludur. 5271 s. CMK’nun 223. maddesine göre, “beraat,
ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi,
davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.” (f. 1).
Buna karşılık, kanunun açıkça gösterdiği
hallerde mahkeme kararlarına karşı itiraz kanun yoluna gidilebilir (5271 s.
CMK, m. 267, f. 1). Aynı şekilde, yürürlükten kaldırılan 1411 s. CMUK’nun
298. maddesinin birinci fıkrasında, “mahkeme kararları aleyhine itiraz
edilmez.” kuralına yer verildikten sonra; ikinci fıkrada, söz konusu
kuralın istisnaları gösterilmiştir.
Bu durum karşısında, 1 Haziran 2005 tarihinden
önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, lehe düzenlemeler içerdiği
gerekçesiyle, yeni kanunların uygulanması yönünde talepte bulunulması
halinde; mahkeme tarafından verilecek kararlar bakımından iki ihtimal
söz konusudur.
Bunlardan birincisi, somut olayda fail
hakkında lehe hükümler içermesi dolayısıyla yeni kanunlar uygulanmak
suretiyle yeni bir hüküm tesisidir. Bu durumda yeni bir hüküm
verildiği için, bu hükme ilişkin olarak olağan kanun yolu (temyiz)
işletilmelidir.
Buna karşılık, ikinci ihtimal olarak,
lehe hükümler içermemesi dolayısıyla yeni kanunların uygulanması yönündeki
talep reddedilmiş olabilir.
Bu durumda uygulamada, “uyarlama isteminin
reddi kararı”, “5237 s. Kanun ile hüküm kurulmasına yer olmadığı
kararı”, “5237 s. TCK ve diğer kanunlar ile hükümlü lehine yeni bir
durum doğmadığından bahisle önceki kararda değişiklik yapılmasına yer
olmadığı kararı”ndan söz edilmektedir.
Dikkat edilmelidir ki, nasıl formüle edilirse
edilsin, bu ikinci ihtimalde verilen karar da hüküm niteliği
taşımaktadır. Zira, daha önce verilmiş olup da kesinleşen hükümlerle ilgili
olarak, lehe düzenlemeler içerdiği gerekçesiyle, sonradan yürürlüğe giren
kanunun uygulanması yönünde talepte bulunulması, ayrı bir dava olarak
değerlendirilmelidir. Bu dava sonucunda verilen kararlar, bu uyuşmazlığı
sona erdirmektedir. Uygulamada farklı ifadeler kullanılmasına rağmen, bu
ikinci ihtimalde verilen karar, bir hüküm çeşidi olan davanın reddi
kararından ibarettir. Belirtilen nedenlerle, bu hükme ilişkin olarak da
olağan kanun yolunun (temyizin) işletilmesi yönündeki uygulama doğrudur.
Duruşma yapılarak veya duruşmasız olarak
verilmesinin, bu kararın hukukî niteliği ve hukukî sonuçları bakımından bir
farklılık doğurması da söz konusu değildir.
Belirtmemiz gerekir ki, aleyhine itiraz kanun
yoluna gidilebilecek kararlar, bir uyuşmazlığı sona erdirmemektedir; aksine,
bir davanın görülmesi sırasında mahkemenin verdiği ara kararlardan bazıları
ile ilgili olarak itiraz kanun yoluna gidilebileceği hususunda kanunda açık
hükümlere yer verilmektedir.
Keza, bir uyuşmazlığı sona erdiren bazı
mahkeme kararları ile ilgili olarak da itiraz kanun yoluna başvurulabileceği
hususunda kanunda açık hükme yer verilebilmektedir (5275 s. CGTİK, m. 101,
f. 3; yürürlükten kaldırılan 1411 s. CMUK, m. 405, f. 3 gibi). Lehe
düzenlemeler içerdiği iddiasıyla 5271 s. TCK’nun 1 Haziran 2005 tarihinden
önce kesinleşmiş bir hükümle ilgili olarak uygulanması yönünde talepte
bulunulması üzerine mahkemenin vereceği kararlara karşı hangi kanun yoluna
gidileceği hususunda 5252 s. Yürürlük Kanununun 9. maddesinde açık bir hüküm
bulunmamaktadır. Bu durumda sorunu, kanun yoluna başvurma ile ilgili genel
kurallar çerçevesinde çözmek gerekmiştir.
Ancak Yargıtay’ın yukarıda iktibas etmiş
bulunduğumuz kararlarında bu hususla ilgili olarak varılan sonuç doğru
olmakla birlikte, bu sonuca ulaşırken dayanılan gerekçe yetersiz
kalmaktadır.
Cezanın infazı aşamasında lehe kanun
uygulaması ile ilgili olarak mahkemenin inceleme yöntemi ve vereceği
kararlara karşı kanun yolu bakımından 5275 s. CGTİK’nda ayrı bir düzenlemeye
yer verilmiştir (m. 101). Yargıtay 1.CD’nin yukarıda iktibas etmiş
bulunduğumuz kararında da işaret edildiği gibi; 5252 s. Yürürlük
Kanununun 9. maddesinin birinci fıkrasında 1 Haziran 2005 tarihinden önce
kesinleşmiş hükümlere özgü bir düzenleme yapıldığı için; söz konusu
Kanunun bu düzenlemesi, 5275 s. CGTİK’nun 101. maddesindeki düzenlemeye
nazaran özel hüküm niteliği taşımaktadır. Bu itibarla, 5252 s.
Yürürlük Kanununun 9. maddesinin birinci fıkrasının uygulama alanına giren
(1 Haziran 2005 tarihinden önce) kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak lehe
kanun uygulaması bağlamında mahkemenin inceleme yöntemi ve vereceği
kararlara karşı kanun yolu bakımından 5275 s. CGTİK’ndaki düzenlemeler göz
önünde bulundurulmayacaktır.
SORU: 5395
s. Çocuk Koruma Kanununda hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi
düzenlenmiştir (m. 23). Bu düzenlemeye göre, ceza hükmü kurulduktan sonra mı
hükmün açıklanmasına kara verilecektir?
CEVAP:
Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmeden önce, sanığın
kendisine yüklenen suçu işlediğinin sabit görülmesi ve işlediği suç
dolayısıyla hakkında cezaya hükmolunması gerekir. Ancak, mahkeme sanık
hakkında mahkumiyet kararını kurduktan sonra vereceği kararla, bu mahkumiyet
kararının açıklanmasını geri bırakacaktır. Başka bir deyişle, mahkeme
yaptığı yargılama sonucunda yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğini
sabit görerek hakkında belli bir cezaya hükmedecektir. Ancak hükmün
kurulmasını müteakip, mahkeme bunun açıklanmasının geri bırakılmasına karar
verecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde, dava derdest
olmaya devam etmektedir. Hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması
kararı verilmiş olan sanık “denetimli serbestlik süresi içinde işlediği
kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm olmadığı ve (kendisine
yüklenen) yükümlülüklere uygun davrandığı takdirde, davanın düşmesine
karar verilir.” (5395 s. ÇKK, m. 23, f. 5). Buna karşılık, sanığın “denetimli
serbestlik süresi içinde işlediği hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç
nedeniyle mahkûm olması veya yükümlülüklerine aykırı davranması hâlinde,
mahkeme geri bıraktığı hükmü açıklar.” (5395 s. ÇKK, m. 23, f. 6).
Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, hükmün
açıklanmasının geri bırakılması halinde sanık hakkında verilmiş bir hüküm
vardır. Ancak bu hüküm henüz kesinleşmemiştir. Dolayısıyla, hakkında hüküm
kurulmuş olan kişi, henüz sanık konumundadır. Bu hükme bağlı olarak
sanık hakkında herhangi bir hak yoksunluğu söz konusu değildir.
SORU: Para
cezalarında içtima var mıdır?
CEVAP:
Kural, “kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza
vardır” olduğuna göre; işlenen birden fazla suç dolayısıyla birden fazla
adli para cezasına mahkumiyet halinde, her bir suçtan dolayı mahkum olunan
adli para cezası bağımsızlığını koruyacaktır. Bu cezaların hepsi, ayrı ayrı
infaz edilmek gerekir.
SORU: Yeni
TCK’nda hangi koşullar gerçekleştiği takdirde kasten öldürme suçunun ihmali
davranışla işlenmiş sayılacağına ilişkin hükme yer verilmiştir (m. 83). Bu
madde hükmüne göre kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenebilmesi
için, kişinin “belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni
düzenlemelerden … kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması” gerekir.
Yine aynı Kanunun 98. maddesinde “yardım veya bildirim yükümlülüğünün
yerine getirilmemesi”, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç
tanımının karşıt anlamından (mefhumu muhalifinden), kişilerin “yaşı,
hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle
kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve koşulların elverdiği
ölçüde yardım (etmekle) ya da durumu derhâl ilgili
makamlara” bildirmekle yükümlü oldukları sonucu çıkmaktadır. 83.
maddenin düzenlemesine göre, bu yükümlülüğün kasten yerine getirilmemesi
sonucunda ölüm gerçekleşmiş ise, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla
işlenmesi dolayısıyla cezaya hükmetmek gerekir. Fakat, 98. maddenin ikinci
fıkrasında, “yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi
dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda”, yardım veya bildirim
yükümlülüğüne aykırı davranan kişinin birinci fıkraya nazaran daha ağır ceza
ile cezalandırılması öngörülmüştür.
Bu farklı düzenlemeler karşısında, yardım veya
bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda kişinin ölmesi
halinde, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi dolayısıyla mı
(m. 83), yoksa yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi
suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış halinden dolayı mı (m. 98, f. 2)
cezaya hükmetmek gerekir?
CEVAP: Yeni
TCK’nun 98. maddesinde “yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine
getirilmemesi”, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; “yaşı,
hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle
kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve koşulların elverdiği
ölçüde yardım etmeyen ya da durumu derhâl ilgili makamlara bildirmeyen kişi,
bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.” (f. 1).
Bu suç tanımının karşıt anlamından (mefhumu muhalifinden), kişilerin “yaşı,
hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle
kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve koşulların elverdiği
ölçüde yardım (etmekle) ya da durumu derhâl ilgili
makamlara” bildirmekle yükümlü oldukları sonucu çıkmaktadır.
83. maddenin düzenlemesine göre; “belli bir
icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden … kaynaklanan bir
yükümlülük” (f. 2, bent a) altında bulunan kişi, bu yükümlülüğün gereği
olan “belli bir icrai davranışı (kasten) gerçekleştirmemesi
dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutula”caktır (f.
1). Bu yükümlülüğün (kasten) yerine getirilmemesi sonucunda ölüm
gerçekleşmiş ise, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi
dolayısıyla cezaya hükmetmek gerekir. Bu durumda, “kişi hakkında, temel
ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan
yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla
kadar, diğer hâllerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına
hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.” (f. 3).
98. maddenin birinci fıkrasının mefhumu
muhalifinden yardım veya bildirim yükümlülüğü sonucu çıkarıldığına göre; bu
yükümlülüğün yerine getirilmemesi dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda da
83. maddeye göre cezaya hükmetmek gerekirdi. Ancak, söz konusu maddenin
ikinci fıkrasında, ölüm neticesinin meydana gelmesi halinde yardım veya
bildirim yükümlülüğüne aykırı davranan kişinin maddenin birinci fıkrasına
nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür.
98. maddede yer alan bu özel hüküm karşısında,
yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi dolayısıyla kişinin
ölmesi durumunda, 83. maddeye göre cezaya hükmetmek imkanı bulunmamaktadır.
Ancak, dikkat edilmelidir ki, 98. maddenin
ikinci fıkrası hükmüne göre cezaya hükmedebilmek için, yardım veya bildirim
yükümlülüğünün nedenini oluşturan duruma kişinin kendisinin sebebiyet
vermemesi gerekir. Örneğin yaralamalı trafik kazasına sebep olan kişinin,
yaralananlarla ilgili olarak yardım veya bildirim yükümlülüğünü yerine
getirmemesi sonucunda bunlardan bir veya birkaçının ölmesi halinde, artık
98. maddenin ikinci fıkrası hükmüne istinaden değil, ihmali davranışla
kasten öldürme suçundan dolayı, yani 83. maddenin ikinci fıkrasının (b)
bendine istinaden cezalandırılması gerekir.
SORU: Bir
trafik kazasında örneğin bir kişi ölür ve üç kişi yaralanır. Yaralanan
kişiler şikayette bulunmak istemezler. Bu durumda trafik kazasına sebebiyet
veren sürücünün, 5237 s. TCK’nun 85. maddesinin birinci fıkrasına göre mi,
yoksa ikinci fıkrasına göre mi sorumlu tutulması gerekir?
CEVAP:
Olayda ölümün yanı sıra meydana gelen yaralamalar dolayısıyla şikayet yoksa
ya da şikayetten vazgeçilmiş ise, bu yaralamalar 85. maddeye göre ceza
sorumluluğunun belirlenmesinde dikkate alınmayacaktır.
SORU: 765
s. TCK’dan farklı olarak, yeni TCK’nun sisteminde, aile bireylerine (örneğin
eşe) karşı işlenen kasten yaralama suçu, ağırlığı ne olursa olsun,
ağırlığına bakılmaksızın, resen yani şikayet aranmaksızın soruşturulabilir
bir suç haline getirilmiştir. Bu düzenlemenin örneğin bir tokat atılması
halinde dahi aile bireyleri arasındaki ilişkiye hukuk adına müdahil olmayı
gerektirmesinin ortaya çıkarabileceği sakıncaları giderebilmek için nasıl
bir çözüm yolu düşünüyorsunuz?
CEVAP: Yeni
TCK’nun 86. maddesindeki düzenleme biçimi itibarıyla aile bireylerinden
birine karşı işlenmiş bulunan kasten yaralama suçu, ağırlığı ne olursa
olsun, soruşturma ve kovuşturması şikayete tabi değildir. Bunun
doğurabileceği sakıncalar göz önünde bulundurularak, söz konusu madde (m.
86) metnine yapılacak müdahale ile, aile bireylerinden birinin diğerine
karşı işlemiş bulunduğu kasten yaralama suçundan dolayı ancak şikayet
üzerine soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesini mümkün kılmak gerekir.
SORU:
Kasten yaralama suçunun kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı nüfuz
kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi, bu suç açısından bir nitelikli unsur
oluşturmaktadır. Buna karşılık, işkence suçu, ancak kamu görevlisi
tarafından işlenebilmektedir. Bu durumda işkence suçu ile kasten yaralama
suçunun bu nitelikli halini birbirinden nasıl ayıracağız?
CEVAP: Yeni
TCK’nun 94 maddesinin gerekçesine göre; “işkence teşkil eden fiiller,
aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan
fiillerdir. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde
ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde
süreklilik arzeder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği,
kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki
tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta
hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran
daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir.” Madde
gerekçesinde açık bir şekilde ifade edildiği gibi, işkence fiilleri belli
bir sistematik çerçevesinde ve mahiyeti bakımından süreklilik arzeden
fiillerdir. Bu bakımdan, kasten yaralama suçu ile işkence suçu arasında
mahiyet bakımından farklılık bulunmaktadır. Bu mahiyet farkı dolayısıyla,
kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak
suretiyle işlenen kasten yaralama fiillerini her zaman işkence olarak kabul
etmek imkanı bulunmamaktadır.
SORU: 5237
sayılı Türk Ceza Kanununun 142. maddesinin ikinci fıkrasının d bendinde
haksız yere elinde bulundurulan anahtarla kilit açmak suretiyle hırsızlık,
nitelikli hırsızlık olarak düzenlenmiş. Aynı kapının kırılması veya aynı
sağlamlıkta veya daha sağlam duvarın yıkılması durumlarını nasıl
değerlendirebiliriz?
CEVAP: 765
s. Kanunda hırsızlığın “… duvar, kapı, pencere, demir parmaklık, kasa ve
sandık gibi şahısları veya malları muhafaza için sağlam maddelerle ve muhkem
surette yapılmış şeyleri yıkmak, devirmek, kırmak, delmek veya mahvetmek …
suretiyle” işlenmesi halinde, faile daha ağır ceza verilmesi
öngörülmüştü (m. 493, f. 1, bent 1). Yeni TCK’nun sisteminde ise, hırsızlık
suçunun işlenmesi amacıyla veya sırasında başkasının malvarlığına zarar
verilmiş olması halinde; malvarlığına zarar vermek fiili, hırsızlık suçunun
yanında bu suçtan ayrı ve bağımsız suç olma özelliğini muhafaza etmektedir.
Başka bir deyişle bu durumda 765 s. Kanunun sisteminde olduğu gibi artık bir
mürekkep (bileşik) suç söz konusu değildir. Fail her iki suçtan dolayı ayrı
ayrı cezalandırılmak gerekir.
Aynı şekilde, 765 s. TCK’nda hırsızlık suçunun
“ağırlatıcı sebebi” olarak kabul edilen “bina içinde hırsızlık”la (m. 491,
f. 3, bent 4; m. 492, f. 1, bent 1) ilgili olarak yapmış bulunduğumuz öneri
Komisyonda önce kabul edilmekle beraber, bilahare madde metninde (yeni TCK,
m. 142, f. 1, bent b) yapılan değişiklikle yine eski sisteme dönülmüştür.
Buna göre, “Hırsızlık suçunun … herkesin girebileceği bir yerde
bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri
içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, … işlenmesi hâlinde, iki
yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” Bu düzenleme
karşısında, “hırsızlık suçunun … bina veya eklentileri içinde muhafaza
altına alınmış olan eşya hakkında, … işlenmesi hâlinde,” fail sadece
hırsızlık suçunun bu nitelikli halinden dolayı cezalandırılacaktır; ayrıca
konut dokunulmazlığının ihlali suçundan dolayı cezaya hükmolunmayacaktır.
Keza, yeni TCK’nun TBMM Genel Kurulunda
görüşülmesi sırasında yağma suçunun nitelikli halinin düzenlendiği 149.
maddesiyle ilgili olarak verilen değişiklik önergesi kabul edilmiş olup; bu
değişikliğe göre, yağma suçunun “konut veya işyerinde … işlenmesi
hâlinde,” failin daha ağır ceza ile cezalandırılması gerekecektir (bent
d). Bu düzenleme karşısında da, “yağma suçunun … konut veya işyerinde …
işlenmesi hâlinde,” fail sadece yağma suçunun bu nitelikli halinden
dolayı cezalandırılacaktır; ayrıca konut dokunulmazlığının ihlali suçundan
dolayı cezaya hükmolunmayacaktır.
SORU: Yeni
TCK’nun 150. maddesinin ikinci fıkrasında,
“Yağma suçunun konusunu oluşturan malın
değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar
indirilebilir.”
hükmü yer almaktadır. Bu hükümden, 765 s.
TCK’nun 522. maddesinin uygulamasındaki değer azlığını mı anlamak gerekir?
Yargıtay 6.CD’nin bu hususta verdiği yeni kararırını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
CEVAP:
Soruda söz konusu edilen Yargıtay 6.CD’nin 22..9.2005, 10849 Esas sayılı
Kararı şu şekildedir:
“5237 s. TCY’nın 150. maddesinin ikinci
fıkrasındaki (malın değerinin azlığı) kavramının, 765 s. TCY’nın 522.
maddesindeki (hafif) ve (pek hafif) ölçütleriyle, her iki maddenin de
cezadan indirim olanağı sağlanmak dışında benzerliği bulunmadığı, (değirin
azlığı)nın 5237 s. Yasaya özgü ayrı ve yeni bir kavram olduğu; bunun, daha
çoğunu alabilmek olanağı var iken, yalnızca gereksinmesi kadar (örneğin;
birkaç meyve veya ekmek, yiyecek, bir iki defter, kalem, sigara ve benzeri),
değer olarak da az olan şeyi alma durumunda, olayın özelliği ve sanığın
kişiliği de değerlendirilerek, yasal ve yeterli gerekçeleri de açıklanarak
uygulanabileceği gözetilme”lidir. (MALKOÇ, İsmail: Açıklamalı Yeni
Türk Ceza Kanunu, Birinci Cilt, Ankara, 2005, sh. 627).
Nitekim, Kanunun 145. maddesinde 29.6.2005
tarihli ve 5377 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin gerekçesinde ifade
edildiği üzere, “örneğin çantanın içinde yüksek meblağda paranın
bulunduğu beklentisiyle işlenen hırsızlık suçunda çantanın içinde para
bulunmaması veya çok az miktarda bulunması” halinde, “suçun işleniş
şekli ve özellikleri de göz önünde bulundurul”arak bu hükme istinaden
cezada indirim yapılmasından sarfınazar edilecektir.
Sonuç olarak, 6. CD’nin bu içtihadındaki
görüşe aynen iştirak etmekteyiz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu içtihat,
yeni TCK’na ilişkin olarak TBMM bünyesinde yürütülen hazırlık çalışmalarının
başından beri birlikte iştirak ettiğimiz sayın Keskin KAYLAN’ın katkılarıyla
kurulmuştur.
SORU: Kişi
bir vesileyle duyduğu sevinci açığa vurmak için “kuru sıkı tabanca” ile
geceleyin sokakta havaya ateş etmektedir. Bu durumda yeni TCK’nun 170.
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde tanımlanan suç oluşur mu? (Not:
Yargıtay, 765 s. TCK’nun 264. maddesi uygulamasında “kuru sıkı tabanca”yı
elverişli silah olarak kabul etmiyordu.)
CEVAP: Yeni
TCK’nun 6. maddesine göre, “silah” ibaresinden,
“1. Ateşli
silâhlar,
2. Patlayıcı maddeler,
3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere
yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet,
4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış
olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler,
5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı,
boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif,
kimyasal, biyolojik maddeler,”
anlaşılır (f. 1, bent f).
Bu tanım kapsamına giren her şey silah
niteliğini taşımakla birlikte, silahın bir suçun temel veya nitelikli
şekline ilişkin unsur oluşturduğu hallerde, kullanılan aletin işlenmesi
kastedilen suç açısından elverişli olması gerekir. Başka bir deyişle,
kullanılan aletin işlenmesi kastedilen suçla bağlantılı olarak elverişli
silah olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Bu itibarla, bir nesne,
bir suçun işlenmesi ile ilgili olarak elverişli silah niteliğini taşımakla
birlikte; başka bir suç açısından bu niteliği haiz olmayabilir. Örneğin
fiilen saldırıda kullanılmaya elverişli olan sopa, taş vs. kasten yaralama
suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsurunu oluşturan elverişli
silah niteliğini taşımaktadır (m. 86, f. 2, bent e). Buna karşılık, taş,
sopa, kazma ve kürek gibi aletler, örneğin devletin güvenliğine karşı suç
işlemek üzere silahlı örgüt kurma suçunun (m. 314) unsurunu oluşturan
elverişli silah niteliğini haiz değildir.
Bu itibarla, “kurusıkı tabanca”nın elverişli
silah niteliği taşıyıp taşımadığını, somut bir suçla bağlantılı olarak
değerlendirmek gerekir. Mesela tehdit suçunun silahla işlenmesi, bu suç
açısından daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur oluşturmaktadır.
Silahın bu suçla ilgili olarak daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli
unsur olarak kabul edilmesinin nedeni, bunun mağdur üzerende oluşturduğu
etkinin yoğunluğudur. Bu bakımdan, tehdit suçunun işlenişi sırasında
kullanılan “kurusıkı tabanca”nın bu suçun işlenmesi açısından elverişli
silah niteliğini haiz olduğunu söylemek gerekir.
Buna karşılık, işlenen suçla bağlantılı olarak
değerlendirildiğinde, somut olayda “kurusıkı tabanca”nın elverişli silah
niteliğini taşımadığını söylemek mümkün olabilir. Örneğin öldürme veya
yaralama kastıyla gerçek silah zannederek “kurusıkı tabanca” ile uzak
mesafeden mağdura ateş eden kişinin fiili, kullanılan araç itibarıyla bu suç
açısından elverişli değildir.
Kişinin örneğin sevincinin dışa yansıması
olarak “kurusıkı tabanca” ile havaya ateş etmesi halinde, kullanılan aletin
TCK’nun 6. maddesi hükmüne göre silah niteliğini taşıdığında kuşku yoktur.
Kullanılan silahın TCK’nun 170. maddesinde tanımlanan suç bağlamında
elverişli silah olarak kabul edilmesi, yalnız başına bu madde hükmünden
dolayı cezalandırılabilmek için yeterli değildir.
Kanunun 170. maddesinin ifade biçimine göre
silahla ateş etmenin veya patlayıcı madde kullanmanın “kişilerde korku,
kaygı veya panik yaratabilecek tarzda” olması gerekir. Bu itibarla,
“kurusıkı tabanca” ile yapılan atışın “kişilerde korku, kaygı veya panik
yaratabilecek tarzda” olması halinde 170. maddede tanımlanan suçun
oluştuğunu kabul etmek gerekir. Buna karşılık, somut olaya ilişkin olarak bu
suç bağlamında yapılan değerlendirme sonucunda, “kurusıkı tabanca” ile
yapılan atışın “kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda”
olmadığı sonucuna varılması halinde; fiil, suç oluşturmamakla birlikte, 5326
s. Kabahatler Kanununun 36. maddesinde tanımlanan gürültüye neden olma
kabahati dolayısıyla idari para cezası ile cezalandırmayı gerektirmektedir.
SORU: Yeni
TCK’nun sisteminde normatif bir kavram olarak kabul edilen kusurluluk
durumlarında kusurun matematiksel oranlar şeklinde ifade edilmesinden
vazgeçilmiştir. Bu husus, hem TCK Tasarısına ilişkin TBMM Adalet Komisyonu
Raporunda hem de Kanunun 22. maddesinin gerekçesinde açıkça ifade
edilmektedir. Ancak, trafik kazalarıyla ilgili olarak uygulamada
farklılıklar gözlemlenmektedir. Biz, Kastamonu C Başsavcılığından görüş
alarak, trafik kazalarına ilişkin uygulamamızda hala kusur oranını
belirlemekteyiz. Bu uygulamamızın doğru olup olmadığını yeni TCK’nun
düzenlemeleri karşısında değerlendirir misiniz?
CEVAP:
Yeni TCK’nun sisteminde, 765 s. Kanundan
farklı olarak, taksirli suçlarda kusurluluğun matematiksel olarak ifade
edilmesine imkan tanınmamıştır. Bu sistemde, taksirle işlenen suçlardan
dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından
yapılabilir.
Buna karşılık, trafik kazalarında kolluk
tarafından tutulan tutanaklarda kazaya karışan sürücü veya yayaların her
biriyle ilgili olarak 765 s. TCK’nun 455 ve 459. maddelerindeki sekiz
üzerinden oransal olarak (1/8, 2/8, 3/8, … 8/8 gibi) “kusur” tespiti
yapılmaktaydı.
Yeni TCK’nun sistemi karşısında, kolluğun bu
şekilde oransal olarak kusur tespitinin hukuki dayanağı bulunmamaktadır.
Nitekim 2918 s. Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarı ve
tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca Genel Kurula
sunulmak üzere hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 84. maddesinde
yapılması önerilen değişiklikte şu hükümlere yer verilmiştir:
“Trafik
kazalarında;
a) Araç sürücüleri;
1) Tek yönlü karayollarına ters yönden
girme, bölünmüş karayollarında ise karşı yönden gelen trafiğe ait taşıt
yoluna ve bağlantı yollarına girme,
2)
Önlerinde giden araçları yönetmelikte belirtilen güvenli ve yeterli bir
mesafeden izlememe,
3) Geçme yasağı olan yerler ile geçme
kurallarını ihlal etmek suretiyle geçme,
4) Doğrultu değiştirme manevralarını yanlış
yapma,
5) Şeride tecavüz etme,
6) Kavşaklarda ilk geçiş önceliğine uymama,
7) Kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş
önceliğine uymama,
8) Manevraları düzenleyen genel şartlara
uymama,
9) Yerleşim birimleri dışındaki karayolunun
taşıt yolu üzerinde, zorunlu haller dışında park etme veya duraklama ve her
iki durumda da gerekli tedbirleri almama,
10) Park için ayrılmış yerlerde veya taşıt
yolu dışında kurallara uygun olarak park edilmiş araçlara çarpma,
11) Tırmanma şeritli yollarda her iki yönde
en sol şeride geçme, iniş yönünde geçme kurallarını ihlal etmek suretiyle
geçme,
b) Yayalar;
1) Yüz metre mesafe içerisinde yaya alt
veya üst geçidinin bulunmasına rağmen bu tesisler yerine taşıt yolundan
karşıya geçme,
2) Yüz metre mesafe içerisinde trafik
zabıtası veya görevli bir kişi ya da ışıklı trafik işaretleri ile kontrol
edilen kesimler yerine taşıt yolundan karşıya geçme,
3) Yaya geçişlerinin fiziki yapılarla
engellendiği kesimlerden geçme,
c) Araç sürücüleri ve yayalar; kırmızı
ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme,
hallerinde,
bu Kanunun uygulanması bakımından asli kusurlu sayılırlar.
Yukarıda sayılan asli kusurluluk
hallerinden hiçbirinin bulunmaması halinde ise, trafik kazasına neden olan
kural ihlalini gerçekleştiren kişi bu Kanunun uygulanması bakımından asli
kusurlu sayılır.
Bir trafik kazasıyla ilgili olarak bu
Kanun hükümlerine göre tutulan kaza tespit tutanağı, soruşturma ve
kovuşturma kapsamında sadece kimin hangi trafik kuralını ihlal ettiğinin
tespiti bakımından göz önünde bulundurulabilir.”
2918 s. Karayolları Trafik Kanununda yapılması
düşünülen bu değişikliğe göre, bir trafik kazasında kolluk, 84. maddede
belirtilen trafik kurallarını ihlal ederek kazaya neden olan sürücü veya
yayanın tespiti yönünde bir tutanak düzenleyecektir. Bu durumda kolluk, bir
trafik kazasında, ancak kazaya karışan sürücü veya yayaların her birinin
hangi trafik kuralını ihlal ettiğini tespit yönünde bir tutanak
düzenleyebilir. Ancak, bu tutanakta kazaya karışan sürücü veya yayaların
kusur oranlarını belirleme gibi bir uygulama yapılamayacaktır. Mahkeme, bir
trafik kazasıyla ilgili olarak kolluk tarafından düzenlenen tutanağı ancak
kimin hangi trafik kuralını ihlal ettiğinin tespiti bakımından göz önünde
bulundurabilecektir. Bu bakımdan mahkemeye düzenlenen tutanağı göz önünde
bulundurabileceği hususunda bir takdir yetkisi tanınmıştır.
Bu düzenlemeden çıkan bir başka sonuç daha
bulunmaktadır. Kolluk tarafından düzenlenen trafik kazası tespit tutanağına
rağmen, C. savcısı, hakim veya mahkeme bu trafik kazasına karışan
kişilerden her birinin hangi trafik kuralını ne suretle ihlal ettiğinin
tespiti amacıyla bilirkişi görevlendirebilir. Görevlendirilen bilirkişi,
sadece görevlendirildiği hususla ilgili olarak rapor düzenleyebilir. Bu
raporda, 765 s. Kanunun sisteminden farklı olarak, kazaya karışan kişilerin
sekiz üzerinden oransal olarak kusurluluğunu belirlemeye yönelik bir
açıklamaya yer verilmemesi gerekmektedir. Çünkü, 5271 s. Ceza Muhakemesi
Kanununa göre, “çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren
hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına … karar verilebilir. Ancak
hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi
olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.” (m. 66, f. 1). Keza, “bilirkişi
raporunda, hâkim tarafından yapılması gereken hukukî değerlendirmelerde
bulunulamaz.” (CMK, m. 67, f. 3).
Gerek kolluk tarafından düzenlenen tutanakta
gerek bilirkişi tarafından düzenlenen raporda kazaya karışan kişilerin hangi
trafik kuralını ne suretle ihlal ettiğinin tespitine yönelik açıklamaları da
dikkate almak suretiyle, ceza hukuku sorumlulukları bakımından
kusurluluklarını takdir etme mevkiinde olan, münhasıran mahkemedir.
SORU: 2918
s. Karayolları Trafik Kanununda sürücü belgesiz araç kullanmak “hafif hapis
cezası”nı gerektiren bir suç olarak tanımlanmıştı (m. 36). Fakat. 5252 s.
Yürürlük Kanunu ile “Kanunlarda, ‘hafif hapis’ veya ‘hafif para’ cezası
olarak öngörülen yaptırımlar, idari para cezasına dönüştürülmüştür.” (m.
7, f. 1). Bu durumda, sürücü belgesiz araç kullanmak, suç olmaktan çıkıp,
sadece idarî para cezasını gerektiren bir fiil niteliğini kazanmıştır. Fakat
öte yandan yeni TCK’nda trafik güvenliğini tehlikeye sokmak, suç olarak
tanımlanmıştır (m. 179, f. 2, 3). Bu düzenlemelerin uygulamada ortaya
çıkardığı tereddütleri giderebilmek için nasıl bir yol izlenmesi gerekir?
CEVAP:
Kişinin kullandığı araçla ilgili olarak sürücü belgesine sahip olmaması,
idari para cezası gerektiren bir kabahat oluşturmaktadır (2918 s.
Karayolları Trafik Kanunu, m. 36).
Ancak, kullandığı araçla ilgili olarak geçerli sürücü belgesi olmadan araç
kullanan kişi, başka bir trafik kuralını ihlal ettiği veya bir trafik
kazasına neden olduğu takdirde, fiil artık salt kabahat olarak
nitelendirilemez. Bu durumda kişi TCK’nun 179. maddesinin ikinci fıkrası
hükmüne istinaden cezalandırılmalıdır. Dikkat edilmelidir ki, sürücü belgesi
olmayan kişinin 179. madde hükmüne istinaden cezalandırılabilmesi için,
sebebiyet verdiği trafik kazasında mutlaka başkalarının ölmüş veya
yaralanmış olması gerekmemektedir. Başka bir deyişle, sürücü belgesi olmayan
kişinin sebebiyet verdiği trafik kazası sadece maddi hasarlı olması halinde
de, 179. maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suç oluşur. Nitekim 2918 s.
Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarı ve tekliflerini
birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca Genel Kurula sunulmak üzere
hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 36. maddesine eklenmesi önerilen yeni
(dördüncü) fıkrada şu hükme yer verilmiştir:
“Kullandığı araç için geçerli sürücü
belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkan kişi, kazaya neden olması veya başka
bir trafik kuralını ihlal etmesi halinde, Türk Ceza Kanununun 179 uncu
maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre cezalandırılır.”
Buna karşılık, sürücü belgesi geri alınmış
veya iptal edilmiş olan kişinin araç kullanarak trafiğe çıkması halinde ise,
idari para cezası verilerek yetinilebilecek bir kabahat söz konusu değildir.
Bu durumda trafik güvenliğinin kasten tehlikeye sokulması suçunun oluştuğunu
kabul etmek gerekir. Zira, sürücü belgesi geri alınan veya iptal edilen
kişi, trafik güvenliği bakımından tehlikeli görüldüğü için bu tedbirlere
başvurulmuştur. Nitekim 2918 s. Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun
tasarı ve tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca
Genel Kurula sunulmak üzere hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 36.
maddesine eklenmesi önerilen yeni (dördüncü) fıkrada şu hükme yer
verilmiştir:
“Tedbir olarak sürücü belgesi geri alınmış
veya iptal edilmiş olmasına rağmen trafiğe çıkan kişi de, Türk Ceza
Kanununun 179 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre cezalandırılır.”
Bu sorunun cevabıyla bağlantılı olarak
aşağıdaki örnek olay ve karara ilişkin çözüm şeklinin göz önünde
bulundurulmasında uygulayıcı açısından büyük fayda mülahaza etmekteyiz:
A, sahibi bulunduğu traktörü,
kasabaya gitmesi için 16 yaşındaki oğlu B’nin kullanımına verir. B, yolda
bir trafik kazasına neden olur. Kazada, C ölür ve D yaralanır.
Bu olayla ilgili olarak Yargıtay şu kararı vermiştir:
«Ehliyetsiz veya küçük yaştakilere taşıt
kullandırmanın, Karayolları Trafik Kanununa göre ayrı bir suç teşkil ettiği
ve hatalı taşıt kullanma sonucu meydana gelen olayda, sonuçla traktör sahibi
olan sanığın fiili arasında doğrudan doğruya illiyet bağı bulunmadığı
gözetilmeden, sanığın (taksirle öldürme ve taksirle müessir fiil
suçlarından dolayı) mahkûmiyetine karar verilmesi, kanuna aykırıdır.»:
9.CD, 17.12.1982, 636/772.
Bu karara konu teşkil eden olayda işlenmiş
olan suçlar şunlardır:
Birinci suç:
B è
C’ye, Taksirle öldürme suçu (5237 s. TCK, m. 85, f. 1). B, aracı
kullanmaya başlarken, sürücü belgesinin olmadığını ve dolayısıyla, aracı
kullanmak yetkisine sahip bulunmadığını bilmektedir. Bu durumda araç
kullanan kişi, bir trafik kazasına sebebiyet verebileceğini öngörür. Ancak,
kazanın meydana gelmemesi için dikkat ve özen göstermeye çalışır. Buna
rağmen, korkulanın meydana gelmiştir. Bu durumda, C’nin ölümünden B’yi
bilinçli taksiri dolayısıyla sorumlu tutmak gerekir.
Suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde;
fail hakkındaki cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi için 5237 s.
TCK’nun 61. maddesindeki usul ve sıra izlenecektir. Buna göre, önce,
taksirle ölüme sebebiyet verme suçuna ilişkin kanun maddesine istinaden (m.
85, f. 1) temel ceza belirlenecektir (m. 61, f. 1). Bilahare, suçun bilinçli
taksirle işlenmiş olması dolayısıyla, belirlenen temel cezanın artırılması
yoluna gidilecektir (5237 s. TCK, m. 22, f. 3; m. 61, f. 2).
İkinci suç:
B è
D’ye, Taksirle yaralama suçu (5237 s. TCK, m. 89). Bu durumda da,
birinci suç açısından yapılan açıklamalar göz önünde bulundurularak, D’nin
yaralanmasından B’yi bilinçli taksiri dolayısıyla sorumlu tutmak
gerekir.
Üçüncü suç:
A + B è
Kamuya, Sürücü belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkma suçu (765 s. TCK
sisteminde kabahat türünden suç) (2918 s. K, m. 36, f. 3).
Bu suç kasten işlenen bir suçtur. Bu suçun
işlenmesi bakımından B, faildir. A da bu suçun işlenmesine
iştirak etmiştir. Ancak, A’nın iştirak statüsünü belirlemek için olayda
yeterli açıklık bulunmamaktadır. İstemesi üzerine traktörü oğlu B’ye vermesi
halinde, A’yı yardım eden olarak sorumlu tutmak gerekir (5237
s. TCK, 39, f. 1, f. 2, bent b, ikinci alternatif cümle).
Dördüncü suç:
A + B è
Kamuya, Trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçu (5237 s. TCK,
m. 179, f. 2). Sürücü belgesi sahibi olmayan B, sadece trafiğe çıkmakla
kalmamış, ayrıca bir trafik kazasına neden olmuştur.
Bu durumda trafik kuralının ihlâli
mahiyetindeki fiil, trafik güvenliği bakımından artık somut bir
tehlike oluşturmuştur. Bu nedenle, B’nin fiili, aynı zamanda trafik
güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçunu oluşturmaktadır (5237 s. TCK,
m. 179, f. 2).